Kayıtlar

Bağlanma, Oyun, İlişki | Uzm. Psk. Sema Rupic Sancaklı Haşal

Resim
Psikolojinin alt alanlarından olan Gelişim ve Klinik Psikolojinin derinliklerine inmek, çocuk ve bebek psikoterapileri hakkında bilgi sahibi olabilmek, sahada ailelerle çalışma pratiklerini öğrenebilmek ve daha nicesi için Psikopol dergisi olarak bu bağlamda konuğumuz Uzm. Psk. Sema Rupic Sancaklı Haşal ile çocuk-bebek gelişimi ve ilişki temelli terapi ekolleri hakkında “Bağlanma, Oyun, İlişki” başlığı altında konuştuk. Bu konu çerçevesinde konuştuğumuz diğer konu başlıkları: Röportaj ekibimizin hazırladığı sorular ekseninde şekillenen bu sohbette özellikle şu başlıkları ve klinik detayları ele aldık: Kelimelerin Ötesindeki Dil: Çocukların dünyasını anlamak için oyunun sadece bir araç değil, başlı başına bir iletişim dili olduğunu vurgulayarak; yetişkinlerin ve uzman adaylarının bu dilde neleri gözden kaçırdığını konuştuk. Güvenin İlk Sinyalleri: Seans odasında ya da grup çalışmalarında, çekingen bir çocuğun uzmana ve akranlarına "güvenmeye" başladığı o ilk kırılma anını v...

Okul Saldırıları Üzerine Bir İnceleme: Bir Anda Olmadı?

Resim
Yazı, Psikopol Dergisi gündem ekibi ekip lideri Melek Nisa Türker, ekip üyeleri Banu Başak Tunç ve Sıla Yaylaoğlu tarafından oluşturulmuştur. Yazının oluşma aşamasında bize rehberlik sağlayan, kıymetli yönlendirmeleri ile yardımcı olan Sevgili Dr. Duygu Buğa Hocamız’a destekleri için teşekkürlerimizi sunuyoruz. -  Okul saldırıları uzun yıllar boyunca Amerika Birleşik Devletleri ile özdeşleştirilen bir şiddet türü olarak görülmüş bu nedenle birçok toplum tarafından “uzak” ve kendi sosyal yapılarından bağımsız bir problem olarak değerlendirilmiştir. Ancak son yıllarda farklı ülkelerde de ortaya çıkan benzer olaylar, okul saldırılarının yalnızca belirli bir bölgeyle sınırlı kalmadığını ve küresel ölçekte incelenip ele alınması gerektiğini göstermektedir. Yakın zamanda ülkemizde art arda gerçekleşen iki okul saldırısı olmuştur. 14 Nisan 2026 tarihinde  Şanlıurfa’da ve 15 Nisan 2026 tarihinde de Kahramanmaraş’da okul saldırısı gerçekleşmiştir. Bu yazıda, Türkiye’de de kendisini gös...

Özgür İrade: Biliğimin Işığında Bir Yanılsama Mı Gerçek Mi?

Resim
Yazan: Sude Nur Keskik - ÖZET Kararlarımızı gerçekten biz mi veriyoruz? Bu soru, yüzyıllardır felsefenin yanıtsız bıraktığı bir tartışmayı bugün nörobilim ve psikolojinin masasına taşımaktadır. Bu yazıda Benjamin Libet’in beyin deneyleri, Daniel Kahneman’ın iki sistem teorisi ve Antonio Damasio’nun somatik işaret hipotezi bir arada ele alınarak karar verme sürecindeki bilinçli ve bilinçdışı dinamikler incelenmektedir. Libet, 1983’te yaptığı deneyle beynin bilinçli karardan 550 milisaniye önce harekete geçtiğini ortaya koydu — siz “hareket edeceğim” demeden çok önce beyniniz çoktan yola çıkmıştı. Schurger ise 2012’de bu sinyalin bir karar değil, beyindeki rastgele nöral gürültünün eşiği aşması olduğunu gösterdi. Kahneman, insan zihninin iki ayrı hızda çalıştığını savundu: biri düşünmeden ve otomatik, diğeri yavaş ve analitik — çoğu karar birincisi tarafından alınıp ikincisi tarafından gerekçelendiriliyor. Damasio ise zekaları yerinde olmasına rağmen sürekli kötü kararlar alan hastalarda...

Takılı Kalan Zihin

Resim
Yazar: Esra Oras Yazan: Ayşe Eda Güler -  İç dünyamızla olan ilişkimiz oldukça kısıtlı. İçimizden geçen düşünceler ve duyguları yadsıyarak yaşarken onlarla yüzleşmekten kaçınmak için çeşitli yöntemler kullanıyoruz. Ya onları doğrudan inkâr ediyoruz ya da rasyonelleştirmeye çalışıyoruz. İki türlü de yüksek bir efor sarf ediyoruz. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu olayı basit bir örnekle açıklıyor. Pembe fili düşünmeyin. Pembe fili düşündünüz değil mi, bu kaçınılmaz sonuçtur çünkü bir şeyden aktif olarak kaçmaya çalışırsanız o şey hayatınızda daha çok yer kaplamaya başlar. Daha somut bir örnekle anlatmam gerekirse denizde bir topu suyun dibine sokmaya çalıştığınızı hayal edin, ne kadar bastırırsanız topu bıraktığınızda o kadar kuvvetle dışarıya çıkar.

İnsanın Anlam Arayışı

Resim
Yazar: Viktor E. Frankl Yazan: Sude Naz Değirmenci - “Hayatın anlamı, insandan insana ve andan ana değişir; önemli olan yaşamın genel anlamı değil, kişinin kendi yaşamındaki özel anlamıdır.” — Viktor E. Frankl

My Dinner With Andre

Resim
Yazan: Zehra Yıldız - My Dinner with Andre, 1981 yılında Louis Malle tarafından yönetilmiş, yüzeyde yalnızca iki kişinin akşam yemeği sırasında yaptığı uzun bir sohbet gibi görünse de aslında modern insanın psikolojik durumunu inceleyen yoğun bir filmdir. André Gregory ve Wallace Shawn arasındaki konuşma ilerledikçe film; yabancılaşma, kimlik krizi, duygusal uyuşma ve modern yaşamın insan zihni üzerindeki etkileri üzerine dönüşür.

Lady Bird

Resim
Yazan: Emirhan Kırkaç - Greta Gerwig'in 2017 yapımı Lady Bird (Uğur Böceği) filmi, ergenlik döneminin kaotik ve sancılı büyüme evresini konu alır. Film, lise son sınıf öğrencisi Christine McPherson'ın ailesiyle, arkadaşlarıyla ve en önemlisi kendi kimliğiyle olan çatışmalarını anlatır. Bu film bizlere gelişim psikolojisinin temel krizlerinden biri olan "ayrılma ve bireyleşme" (separation-individuation) sürecini sinematik olarak ele almıştır.

Çirkin Üvey Kardeş

Resim
Yazan: Emine Sultan Alagaş -  Klasik masallar bize her zaman madalyonun tek bir yüzünü anlatır: Kötülüklerle karşılaşan ama günün sonunda güzelliği ve masumiyetiyle ödüllendirilen o kusursuz ana karakterler... Ancak ‘’Çirkin Üvey Kardeş’’ filminde ışıklar Külkedisi’nin üzerinden çekilip, hikayenin günah keçisine; yani o dışlanmış, "çirkin" ilan edilmiş üvey kardeşe çeviriliyor.

Ayrılıklar Her Zaman Kötü Değildir: Olumlu Sonuçları Destekleyen Başa Çıkma Stratejileri

Resim
Çeviren: Sümeyye Torpi - Bir ilişkinin sona ermesinin olumlu yönleri hakkında yazmak, kişinin özgüvenini artırabilir ve olumsuz duyguları uzak tutabilir.

Neden Bazı Bilgilere Hemen İnanıyoruz?

Resim
Yazan: Madina İmanlı -  Zihnimizin Bilgiyi Değerlendirme Biçimi Gün içinde o kadar çok bilgiyle karşılaşıyoruz ki, çoğu zaman hangisini gerçekten düşündüğümüzü, hangisini sadece kabul ettiğimizi fark etmiyoruz bile. Sosyal medyada bir haber görüyoruz, bir arkadaşımızdan bir şey duyuyoruz, kısa bir videoda çok iddialı bir açıklamaya denk geliyoruz. Bazen durup sorguluyoruz, bazen de farkında olmadan “doğru olabilir” diye düşünüp geçiyoruz. Aslında bu durum hepimizin başına geliyor. Çünkü insan zihni karşılaştığı her bilgiyi uzun uzun analiz eden, her detayı tek tek tartan kusursuz bir sistem gibi çalışmıyor. Çalışsaydı muhtemelen günlük hayat çok yorucu olurdu. Sabah kalktığımız andan itibaren gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz her şeyi kanıtlarıyla birlikte değerlendirmeye çalıştığımızı düşünelim. Bu neredeyse imkansız olurdu. Bu yüzden zihnimiz çoğu zaman hızlı karar vermeye çalışır. Bazen bu hız hayatımızı kolaylaştırır. Ama bazen de bizi yanıltabilir.

Dijital Çağın Nöral Bedeli: Yapay Zeka, Bilişsel Rezerv ve Beyin Sağlığı

Resim
Yazan: Dr. Öğr. Üyesi Selcen Yetkin Özden -  Bilişsel Evrim mi, Bilişsel Gerileme mi? İnsan beyninin evrimi incelendiğinde, en çarpıcı büyümenin prefrontal korteks (PFC) bölgesinde yaşandığı görülmektedir. Evrimsel süreçte limbik sistem, hayatta kalma güdüleri ve anlık tepkilerle ilgilenirken; PFC, bu dürtüleri denetleme, geleceği planlama ve karmaşık problem çözme gibi üst düzey bilişsel işlevleri üstlenmiştir. İnsanı doğayı dönüştürerek teknoloji üretmeye iten şey, tam da PFC'nin sunduğu "zihinde simülasyon yapma", yani olası senaryoları hesaplama yeteneğidir (Fuster, 2008). Ne var ki bugün bu tablonun tersine dönme riski tartışılmaktadır: Bizi insan yapan nöral yapıyı en çok zorlayan süreçler, yapay zeka ve dijitalleşme tarafından sistematik biçimde devre dışı bırakılıyor olabilir mi? "Kullan ya da Kaybet": Sinaptik Plastisite ve Dijital Çağın Paradoksu Nörobilimin temel ilkelerinden biri olan sinaptik plastisite, beynin deneyimlere bağlı olarak nöronlar aras...

Belirsizlik İnsanı Yorar

Resim
Yazan: Şevval Atalay- İnsan varoluşsal düzlemde çevresini anlamlandırma ve geleceği öngörme motivasyonuyla hareket eden bir canlıdır. Yaşamın doğasındaki öngörülemezlik bireyleri belirsizlik gerçeğiyle baş başa bırakır. Belirsizliğe tahammülsüzlük, bireyin belirsiz bir durum karşısında bilişsel, duygusal ve davranışsal tepkilerinin toplamıdır. Belirsizlik bir bilgi eksikliğinden ziyade tehdit unsuru olarak algılanabilir. Genel çerçevede belirsizlik aslında kontrol mekanizmamızı etkiler.

Homofili: Yakın Arkadaşlarımızla Neden Birbirimize Benzeriz?

Resim
Yazan: Şevval Buse Bayram -  Hiç yakın bir arkadaşınızla aynı cümleyi aynı anda kurduğunuz, birbirinize baktığınızda o an ne düşündüğünüzü anladığınız anlar oldu mu? Ya da yaşadığınız bir olaya çok benzer tepkiler verdiğiniz? Sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylerin bu kadar örtüşmesi bir tesadüf mü peki? Çevrenizdeki en yakınlarınızı bir düşünün. Dünyaya karşı bakış açılarınız, ortak zevkleriniz, olayları yorumlama biçiminiz ne kadar da benzer öyle değil mi? Peki bize benzeyen insanları biz mi seçiyoruz, yoksa zamanla birbirimizin birer kopyası haline mi geliyoruz? Yanımızdaki kişiyle aynı şeye aynı anda gülmek, aynı duruma aynı tepkileri vermek hatta sessizken bile aynı şeyi düşünmek… arkadaşlıkların temelinde yatan bu uyum sadece bir tesadüf mü yoksa bilimsel bir karşılığı var mı?

Ekranın Gölgesinde Büyümek

Resim
Yazan: Sude Nur Keskik - ÖZET Teknolojinin hızla ilerlediği çağımızda çocuklar, dijital dünyanın tam ortasında büyümektedir. Dijital dünya çocuk ve ergenlere pek çok fırsat sunarken beraberinde ciddi riskler de getirmektedir. Çevrimiçi şiddet içerikleri, anonim ortamın yarattığı sınırsızlık hissi ve akran etkisi; siber zorbalık, manipülasyon ve suç davranışlarına zemin hazırlayabilmektedir. Bu süreçte aile tutumu belirleyici bir rol oynamaktadır. Baskıcı ya da aşırı izin verici ebeveynlik çocuğu risklere açık bırakırken demokratik tutum koruyucu bir kalkan işlevi görmektedir. Çözüm teknolojiyi yasaklamakta değil; dijital okuryazarlık eğitimi, bilinçli ebeveynlik ve toplumsal politikalarla teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurmayı öğretmekte yatmaktadır.

Ebeveynlerin Davranışsal Kontrolü ve Psikolojik Kontrolü

Resim
Çeviren: Sümeyye Torpi -  Bunlar nedir ve çocukların gelişimi açısından neden önemlidir? Ebeveynlik ve çocuk gelişimini inceleyen araştırmacılar, davranışsal kontrol ve psikolojik kontrol arasında ayrım yapar. Davranışsal kontrol, ebeveynlerin açık kurallar koyma ve çocukların aktivitelerini izleme içerirken psikolojik kontrol çocukların duygularına ve düşüncelerine sınır koyma girişimlerini içerir.

Beynin Adalet Mantığı: Neden Bir Kişiyi Çoğunluğun Yararı İçin Feda Etmeyi Reddediyoruz?

Resim
Çeviren: Işıl İrem Sönmez - Özet: Etik bir ikilemle karşı karşıya kaldığımızda, “daha büyük iyiliği” mi yoksa “en adil” sonucu mu seçeriz? Yeni bir nörogörüntüleme çalışması, adaletin genellikle verimliliğin önüne geçtiğini ortaya koyuyor.

İçsel Duygusal Bir Kalıp: Donmuş Çocuk

Resim
Çeviren: Evrim Gamze Karakuş - Erken deneyimler duyguların hissedilme ve ifade şeklini etkiler. Babası “Hepimiz denize gidiyoruz.” Dedi. “Ama sen gelmiyorsun. Evde kalıp buralara göz kulak ol.”

Zaman Algısının Bilişsel Temelleri: Modern Yaşam Üzerinden Bir İnceleme

Resim
Yazan: Madina İmanlı - Günümüzde pek çok insan zamanın eskisine kıyasla daha hızlı geçtiğini düşündüğünü dile getirmektedir. Özellikle yoğun ders programları, iş hayatının temposu ve dijital teknolojilerin hayatın merkezine yerleşmesi, bu hissi daha da belirgin hale getirmiştir. Gün içinde yapılacaklar listesi uzadıkça, çoğu zaman günün nasıl bittiği fark edilmez. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Değişen şey zamanın kendisi değil, bireyin zaman algısıdır. Fiziksel zaman sabit bir yapıya sahipken, bireylerin zamanı nasıl deneyimlediği bilişsel süreçlere bağlı olarak değişmektedir.

Psikopati Nedir?

Resim
Yazan: Dilay Yenidoğan - Psikopati Nedir? Klinik Gerçekler ve Yanlış Bilinenler “Psikopat” kelimesi çoğu insanın zihninde tehlikeli, acımasız ve suç işlemeye yatkın birini canlandırır. Filmlerde ve dizilerde sıkça gördüğümüz bu karakterler, gerçekte psikopatinin ne olduğuna dair algımızı ne kadar doğru yansıtıyor? Psikopati gerçekten “kötü” olmakla mı ilgilidir, yoksa bu kavram sandığımızdan daha karmaşık bir yapıya mı sahiptir?

Dead Poets Society

Resim
Yazan: Emirhan Kırkaç -  1989 yapımı olan, Peter Weir yönetmenliğinde çekilmiş Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society), kendini bulma, keşfetme ve mevcut sisteme başkaldırı hikayesidir. Film son derece muhafazakar, katı kurallarıyla övünen köklü yatılı okul olan Welton Akademisi’nde geçer. Gelenek, Onur, Disiplin ve Mükemmellik gibi dört sarsılmaz sütun üzerine kurulan okula yeni bir edebiyat öğretmeni John Keating’in dahil olmasıyla düzen değişir. Keating, edebiyatı hayatı hissetmenin ve "Carpe Diem" (Anı Yaşa) felsefesiyle hayatlarımıza anlam katan bir aracı olarak sunar. Film, bu yeni bakış açısıyla hayata farklı gözle bakmaya başlayan gençlerin kendilerinden beklenen kalıplara uymak yerine gerçek potansiyellerini keşfetmeleri ve bunlar arasındaki çatışmayı anlatır.

Bir Ömür Nasıl Yaşanır?

Resim
Yazan: Sude Naz Değirmenci - İlber hocanın anısına...

Bir Aile Meselesi

Resim
Yazan: Ayşe Eda Güler Stres günlük hayatımızdan çıkarabileceğimiz bir olgu değil. Dünya’ya ilk geldiğimiz andan itibaren çeşitli sorunlarla mücadele etmeye başlıyoruz ve farklı gelişim süreçlerine bağlı olarak bu sorunlar değişiyor. Değişmeyen tek şey ise stresin hayatımızda o ya da bu sebepten var olduğu gerçeği.  Stresi tamamen kötü bir şey olarak adlandırmak da doğru değil çünkü harekete geçmemiz için hayatımızda belli bir miktar strese ihtiyacımız var. Öte yandan kaldırabileceğimizden fazla stresin bize birçok açıdan zarar verebileceğini de unutmamız gerekiyor. Psikolojide ‘’Diyatez-Stres Modeli’’ isimli patolojilerin ortaya çıkışını açıklayan bir yaklaşım var. Bu yaklaşıma göre kişi bazı diyatezlerle (yatkınlıklarla) dünyaya gelir ve yüksek stresli durumlarla karşılaşması bu diyatezlerin patolojiye dönmesine sebebiyet verebilir. Fakat her genetik yatkınlığa sahip kişi, ağır stresli bir durumla karşılaştığında otomatik bir şekilde patolojiye sahip olmaz. Çünkü insan robot değil...

Neden Gençlik Şarkıları Bizi Tanımlıyor: Müzikal Hafızanın Bilimi

Resim
Çeviren: Işıl İrem Sönmez -  Özet: Küresel bir araştırma, bizde duygusal olarak en çok yankı uyandıran müziklerin genellikle ergenlik dönemimizden geldiğini ve bu etkilerin genellikle 17 yaş civarında zirveye ulaştığını ortaya koyuyor. Bu “anımsama patlaması” (reminiscence bump)*, gelişmekte olan beyinlerimizin kimliğimizi şekillendirmeye yardımcı olan müziksel anıları en güçlü şekilde kodladığı dönemi işaret ediyor.

FOMO’dan kurtulup JOMO (joy of missing out)’yu nasıl benimseriz?

Resim
Çeviren: Sümeyye Torpi - Hiç bir partiye çağrılmadığınız, parlak yeni fırsatları veya sosyal medya paylaşımlarını ve influencer trendlerini kaçırdığınız için içten bir sevinç hissettiniz mi? Eğer hissettiyseniz muhtemelen JOMO’yu (yeni bir şeyi kaçırmanın getirdiği mutluluk) deneyimlemişsinizdir. JOMO oldukça sıradışı bir mutluluk biçimidir çünkü olumlu bir olayın varlığından ziyade, bir olayın ya da deneyimin yokluğundan kaynaklanan olumlu duyguları içerir. Ama bu iyi oluş halini(wellbeing) destekleme açısından değerini hiç de azaltmaz. Birçok açıdan JOMO, FOMO’nun-bir şeyleri kaçırma korkusunun-tam tersi olarak değerlendirilir. FOMO; diğer insanların sizden daha çok eğlendiği, daha iyi hayat yaşadığı, daha iyi deneyimlere sahip olduğu hakkında endişeden ötürü anksiyete ve diğer negatif duyguları içerir.

Dilara Ocak Ertekin ile OKB Hakkında

Resim
1. Röportajımıza başlamadan önce kısaca kendinizden bahseder misiniz? Merhaba, ben Klinik Psikolog Dilara Ocak Ertekin. OKB ile yaşamış biri olarak bu konuyu derinlemesine ele almak benim içinde önemli. Son 10 yıldır alanın içinde yer alıyorum ve şu anda Sağlık Bakanlığına bağlı kendi özel sağlık meslek hizmet birimimde hizmet veriyorum. Röportajınız için katkıda bulunmaktan memnuniyet duyarım.

Sahte Anıların Nörobilimi - Hafızanın Yeniden İnşası

Resim
Yazar: Şevval Buse Bayram -  Daha önce hiçbir şeyi yaptığınızdan yüzde yüz emin olduğunuz halde o şeyi aslında hiç yapmadığınızı fark ettiğiniz oldu mu? Ya da çocukluğunuza dair kesin olarak hatırladığınız o anının gerçek olmama ihtimalini düşündünüz mü hiç? Çoğu zaman hafızamızdaki bilgilerin gerçekliğini sorgulamayız ve onlara kesin bir şekilde itibar ederiz, ancak hafızamız düşündüğümüz kadar kusursuz olmayabilir. Hafızamız olayları ve çevreyi tüm netliğiyle kaydeden bir kamera değildir, dışarıdan gelen müdahalelere ve içsel yanılgılara açık halde sürekli kendini yeniden yazar. Yaşanan bu durum anıları unutmakla ilgili değil, beynimizin bilgiyi kodlama, depolama ve geri çağırma sırasındaki aksaklıklardan meydana gelen bir yanılgıdır.

Otorite ve İtaat: Deneysel Bulgular Işığında Psikolojik Mekanizmalar

Resim
Yazan: Madina İmanlı İnsanlar neden otoriteye itaat eder? Daha da önemlisi, neden bazen kendi ahlaki değerlerine aykırı olsa bile verilen emirlere uyarlar? Bu soru, sosyal psikolojinin en dikkat çekici ve tartışmalı konularından biridir. İtaat, toplumsal düzenin sağlanmasında önemli bir rol oynasa da, kontrolsüz ve sorgulanmadan gerçekleştiğinde ciddi etik sorunlara yol açabilir. Günlük yaşamda bir çalışanın yöneticisinin talimatlarını sorgulamadan yerine getirmesi ya da bir öğrencinin öğretmenin otoritesine uyum göstermesi, itaatin ne kadar yaygın bir davranış olduğunu göstermektedir. Bu makalede, itaatin psikolojik mekanizmaları klasik ve modern deneysel çalışmalar ışığında ele alınacak, ayrıca bireylerin hangi koşullarda itaatsizlik gösterebildiği tartışılacaktır.

Anlarlıktan gelmek

Resim
Yazan: Dr. İbrahim Gökşin Başer | |  Bu yazıyı, aslında son birkaç yıldır öğrencilerimle hakkında konuştuğumuzu fark etmeden hakkında konuştuğumuz bir tutum üzerine yazıyorum. İçerisinde psikoloji alanına ait bazı fikirlere dolaylı göndermeler mevcut olsa da bu yazı akademik bir bilgi katmayı öngörmüyor, tamamen yeni ve benzersiz olduğu iddiasına da sahip değil, sadece okuyanlarda bir rahatsızlık uyandırmayı amaçlıyor. Böyle bir bakış açısının kendilerini gerçekten de huzursuz ettiğine dair uzun zamandır öğrencilerimden geri bildirimler alıyorum ancak bunu söylerken çoğunlukla gerekli olduğunu da ifade etmekten geri durmuyorlar. Yazının geri kalanında bahsedeceğim tuzağa düşmüyor olduğumuzu umarak konuya geçiyorum.

Sevme Sanatı

Resim
Yazan: Sude Naz Değirmenci Sevgi gerçekten bir duygu mu yoksa öğrenilebilen bir sanat mı? Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde sevgiyi romantik bir tesadüf ya da yalnızca güçlü bir duygu olarak değil, insanın geliştirmesi gereken bir yaşam pratiği olarak ele alır. Fromm’a göre modern insanın en büyük problemi sevmeyi bilmemesi değil, sevgiyi yanlış yerde aramasıdır. İnsanlar çoğu zaman “nasıl sevilirim?” sorusuna odaklanırken, asıl sorulması gereken soru “nasıl severim?”dir.

Çocuklar için Beş Sevgi Dili

Resim
Yazan: Ayşe Eda Güler -  Hangi sevgi diline sahip olduğunuzu biliyor musunuz? Chapman’a göre her bireyin sevgiyi algılama ve ifade etme biçimi farklıdır. Toplamda beş sevgi dili kategorisi vardır. Bunlar; fiziksel temas, olumlama sözleri, hizmet eylemleri, hediyeler ve kaliteli zamandır.

Özgül Öğrenme Güçlükleri

Resim
Yazan: Dilay Yenidoğan İstanbul Medipol Üniversitesi  Türkçe Psikoloji 3. sınıf -  Her sınıfta, her evde, her ödev masasının başında aynı cümle yankılanır: “Aslında anlıyor ama yapamıyor.” Çocukların defterlerindeki yarım kalmış cevaplar, karışan harfler, yer değiştiren rakamlar çoğu zaman tembellik ya da ilgisizlikle açıklanır. Oysa bazı çocuklar için asıl sorun çaba değil; bilgiyi alma, işleme ve ifade etme yollarının yaşıtlarından farklı olmasıdır. Öğrenme güçlükleri tam da bu görünmeyen farklılığın adıdır. Çocuk elinden geleni yaparken zorlanır, tekrar tekrar dener ama aynı noktada takılı kalır. Zaman geçtikçe yalnızca akademik başarısı değil, özgüveni de sarsılmaya başlar. Üstelik bu süreç çoğu zaman geç fark edilir, çünkü dışarıdan bakıldığında “biraz daha çalışsa olur” gibi görünür. Bu yazıda, öğrenme güçlüklerini etiketlerin dar çerçevesinden çıkarıp bilimsel tanımlarla ve belirtilerle öğreneceğiz. Tanı ve tedavisi hakkında bilgilere yer vereceğiz.

Psikolojide Etiketleme, Damgalama ve Anlam Arayışı

Resim
Yazan: Ayşe Deniz Başçılar -  Ruh sağlığı alanında çalışan uzmanlar, tanı koyma sürecinde bireyin yaşadığı psikolojik problemleri sınıflandırarak anlamlandırmayı ve uygun müdahaleyi planlamayı amaçlar. Bununla birlikte tanı yalnızca klinik bir araç değil aynı zamanda toplumsal anlamlar taşıyan bir kategoridir. Ruhsal hastalıklara yönelik tarihsel ve güncel tutumlar incelendiğinde bu kategorilerin çoğu zaman küçümseyici, dışlayıcı ve korku temelli anlamlarla yüklendiği görülmektedir. Konuyu tarihi gelişimde incelediğimizde eski dönemlerde ruhsal bir zorluk yaşadığı düşünülen bireylere sıklıkla şeytan çıkarma ritüelleri, cadı avları ve akıl hastanesi hapishaneleri gibi insani olmayan uygulamalarla yaklaşıldığını görmekteyiz. Tarihi gelişimde gördüğümüz gibi bu durumlarda tanı bireyin yaşantısını açıklayan bir çerçeve sunmanın ötesinde onu toplumsal olarak konumlandıran bir işlev üstlenmesine yol açmaktadır.

Bağ Kurma İhtiyacı ve Yalnızlık: Sosyal Bir Tür Olarak İnsanın Psikolojik Dinamikleri

Resim
Yazar: Arzu Eylül Coşkunkan, Lefke Avrupa Üniversitesi psikoloji 2. Sınıf - Özet İnsan sosyal bağlar kurmaya yönelimli bir türdür ve bu eğilim psikolojik işleyişin temel belirleyicilerinden biridir. Bağ kurma ihtiyacı yalnızca sosyal bir tercih değil, motivasyonel ve evrimsel temellere dayanan bir gereksinim olarak ele alınmaktadır. Buna karşılık yalnızlık, bireyin sosyal ilişkilerinin niceliğinden çok niteliğine ilişkin öznel bir değerlendirmeyi ifade eder. Bu çalışmada bağ kurma ihtiyacının kuramsal temelleri ve yalnızlık deneyiminin psikolojik sonuçları literatür ışığında incelenmiştir. Bulgular, sosyal bağlılığın psikolojik iyi oluşla yakından ilişkili olduğunu göstermekte ve kişilerarası ilişkilerin niteliğinin önemine işaret etmektedir.

Tuğba Doğan ile Dinamik Psikoterapi

Resim
1. Röportajımıza başlamadan önce biraz kendinizden bahseder misiniz? Doğuş Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunuyum. Mezuniyetimin ardından psikolojik çalışmalar alanında çeşitli eğitimler aldım. İstanbul Kadıköy’de bulunan ve kurucusu olduğum Yugen Psikoloji’de yetişkin bireylerle bireysel çalışmalar yürütüyorum. Çalışmalarımda dinamik ve bütüncül bir yaklaşımı benimsiyor; kişilerin ruhsal süreçlerini geçmiş deneyimleri, ilişki örüntüleri ve bilinçdışı dinamikler üzerinden ele alıyorum. Bu süreci, kişinin kendisiyle ve yaşadıklarıyla daha derin bir temas kurabildiği bir alan olarak görüyorum.

Eternity and A Day

Resim
Zehra Yılmaz | Psikoloji (İngilizce) 2.sınıf - Eternity and a Day, Theo Angelopoulos’un şiirsel sinema diliyle, ölümcül hasta yazar Alexander’ın yaşamının son evresinde deneyimlediği varoluşsal krizi ve içsel çözülmeyi merkezine alır. Film, ölüm farkındalığının tetiklediği varoluşsal anksiyete, anlam arayışı ve yaşamın retrospektif değerlendirilmesi süreçlerini görünür kılar; Alexander’ın geçmişe sürekli geri dönüşleri, bilinç akışı formunda sunularak zaman algısının öznel ve fenomenolojik yapısını yansıtır. Eşinin kaybı sonrası çözümlenmemiş yas süreci, Freud’un “Yas ve Melankoli” ayrımı bağlamında düşünüldüğünde, nesne kaybının benliğe internalize edilmesiyle oluşan melankolik bir yapılanmaya işaret eder; karakterde gözlenen duygusal çekilme, üretkenliğin azalması ve donukluk, komplike yasın depresif belirtileriyle örtüşür.

Good Will Hunting (1997)

Resim
Yazan: Emirhan Kırkaç | Psikoloji (İngilizce) 3.sınıf -  Gus Van Sant’ın 1997 yapımı Good Will Hunting filmi, sadece üstün zekâlı bir genci değil, onun hayatının önemli bir dönüm noktasını konu almaktadır. Bu hikâye, ana karakter olan Will’in ağır çocukluk travmalarını, güvensiz bağlanma stilini ve bireyin kendi potansiyeline karşı ördüğü savunma duvarlarını içeren klinik bir öykü sunmaktadır. Yetimhanelerde geçen ve fiziksel istismarla dolu çocukluk dönemi, Will’de korkulu-kaçıngan bağlanma stilinin gelişmesine yol açmıştır. Zor bir çocukluk yaşayan Will için yakınlık, kaçınılmaz bir reddedilme ve acı anlamına gelmektedir. Skylar ile olan ilişkisi ilerledikçe Will’in ilişkiyi yıkmaya çalışması, “O beni bırakmadan ben onu bırakmalıyım.” şeklindeki yaklaşımı, onun yaşadığı zor çocukluğun bir sonucudur. Will, dünyayı kaotik, güvensiz ve saldırgan bir yer olarak algılamaktadır.

Borderline Kişilik Bozukluğu ve Diyalektik Davranış Terapisi (DBT)

Resim
Çeviren: Sümeyye Torpi -  Marsha Linehan, Diyalektik Davranış Terapisi (DBT)’ni 1980’lerin sonlarında geliştirmiştir. DBT, Linehan’ın kronik intihar eğilimi gösteren ve borderline kişilik bozukluğu (BKB) tanısı almış bireylerle yürüttüğü klinik çalışmalardan doğmuştur. Geleneksel bilişsel-davranışçı terapi yaklaşımlarının, bu hasta grubu için çoğu zaman etkisiz kaldığı gözlemlenmiştir.

Müzik Bizi Neden Etkiler? : Ses ve Duygu Arasındaki Bağlantıyı Keşfetmek

Resim
Çeviren: Evrim Gamze Karakuş - Müzik kelimelerin tek başına başaramadığı bir şekilde duygularımızla inanılmaz bir bağ kurar. Eski bir şarkıdan kaynaklanan nostalji, eğlenceli bir kayıttan aldığımız enerji veya melankolik bir şarkıdan duyduğumuz teselli; hepsi ses ve duyguların arasında bağlantıdan kaynaklanır ve kökleri insan psikolojisi ve fizyolojisine dayanır. Ama müzik bizi böylesine derinden neden etkiler? Haydi ses ve duygu bağlantısının arkasındaki bilimi keşfedelim.

Aşık Olmak Beyninize Ne Yapar?

Resim
Çeviren: Işıl İrem Sönmez -  Aşk sadece duygusal bir şey değildir. Beyninizi yeniden yapılandırır. Aşık olmak sadece duygusal bir şey değildir; güçlü bir nörokimyasal olaydır. Beyin taramaları, erken romantik aşkın beynin ödül merkezlerini aktive ettiğini, sistemi dopaminle doldurduğunu ve coşku, motivasyon ve fiziksel uyarılma hissi yarattığını göstermektedir. Aynı zamanda, stres hormonları yükselir ve eleştirel yargılamadan sorumlu bölgeler geçici olarak sessizleşir, bu da partnerlerin kusurları aşırı analiz etmeden bağ kurmalarına yardımcı olur. İlişkiler olgunlaştıkça, beyin tutkuyla hareket eden dopaminden oksitosin ve vazopressin gibi bağ kuran hormonlara geçer ve uzun vadeli bağlılık, istikrar ve bağlılığı teşvik eder.

Konuşulmayan Kayıplarımız

Resim
Yazan: Doç. Dr. Gizem Cesur Soysal | |  Kayıp yaşamak hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Birini kaybettiğimizde hissettiğimiz üzüntü, özlem, öfke ya da boşluk duygusu, yas olarak adlandırılan doğal bir uyum sürecinin parçasıdır. Yas yalnızca bireyin iç dünyasında yaşanan bir deneyim değildir; içinde yaşanılan toplum, kültür ve sosyal çevre bu süreci doğrudan etkiler. Kişiler kayıplarını anlamlandırırken çoğu zaman farkında olmadan toplumsal normlara ve beklentilere göre hareket eder.

Empati, İtaat ve Suç Davranışı: Sosyal Psikolojik Bir Değerlendirme

Resim
Yazan: Madina İmanlı- Empati, bireyin bir başkasının duygularını anlayabilme ve bu duygulara karşı duyarlılık gösterebilme kapasitesi olarak tanımlanmaktadır. Psikoloji literatüründe empati, yalnızca duygusal bir tepki olarak değil; bilişsel ve davranışsal boyutları da içeren çok yönlü bir yapı olarak ele alınmaktadır. Davis (1983), empatiyi bilişsel empati ve duygusal empati olmak üzere iki temel bileşen üzerinden açıklamış ve bireyler arası farklılıkların bu boyutlar çerçevesinde değerlendirilebileceğini ileri sürmüştür. Empatik beceriler, sosyal ilişkilerin düzenlenmesinde olduğu kadar, ahlaki karar verme ve sosyal sorumluluk alma süreçlerinde de önemli bir rol oynamaktadır.

Katastrofizasyon

Resim
Yazan: Şevval Buse Bayram- Aynı düzeyde bir bel fıtığı tanısı almış ya da benzer bir cerrahi müdahale geçirmiş iki hastay  düşünün. Biri ağrısını yönetip kısa sürede “öz yönetim” aşamasına geçerken; diğeri neden dinmeye  bir acı, artan miktarda ilaç kullanımı ve derin bir çaresizlik döngüsüne sıkışıyor? Aradaki fark he  zaman doku hasarının büyüklüğüyle ilgili değil, merkezi sinir sisteminin ağrı sinyallerini nası  yorumladığıyla ilgilidir.

Sesleri Görmek

Resim
Yazan: Esra Ece Özdal- Bir nörolog olan Oliver Sacks, “Sesleri Görmek” adlı kitabında sağırlığı tıbbi bir "eksiklik" ya da patolojik bir "engel" olmaktan çıkarıp insan zihninin plastik yapısına (neuroplasticity) dair bir perspektif sunar. Sacks’a göre sağırlık bir kayıp değil, dilin ve düşüncenin görsel-uzamsal bir zeminde yeniden inşa edildiği özgün bir varoluş biçimidir. Yazar, özellikle erken çocukluk döneminde işaret diliyle tanışmanın önemini vurgulayarak dilin yokluğunu "zihinsel bir hapis" olarak nitelendirir.

Psikoterapide Refleksivite: Ontolojik ve Epistemolojik Kör Noktalar Üzerine

Resim
Yazan: Hüseyin Özden- Psikoterapi alanında sıkça sorulan bir soru vardır: “İyi bir terapisti iyi yapan nedir?” Bu soru çoğu zaman teknik yeterlilik, yöntem bilgisi ya da klinik deneyim üzerinden yanıtlanır. Eğitim literatüründe ise terapistin kendi duygularının, tepkilerinin ve öznelliğinin farkında olması —yani öz bilgi (self-knowledge) temel bir yeterlilik olarak kabul edilir. Ancak bu vurgu çoğu zaman eksik kalır.

Gerçekten Kadınlar Sol Erkekler Sağ Beyni mi Kullanır?

Resim
Yazan: Sude Naz Değirmenci- Muhtemelen daha önce duydunuz: Kadınlar daha duygusal çünkü beynin sol lobunu kullanırlar, erkekler daha mantıksal çünkü beynin sağ lobunu kullanırlar. Peki bu iddia gerçekten psikoloji ve nörobilim tarafından destekleniyor mu? Yoksa kulağa bilimsel gelen bir efsaneden mi ibaret?

Klinik Psikolog Özkan Yiğit ile Çift Terapisi Üzerine

Resim
1. Röportajımıza başlamadan önce biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Merhaba, ben Klinik Psikolog Özkan Yiğit. Çift terapisi alanında çalışıyorum, bunun yanı sıra çocukluk çağında yaşanan travmalarla ilişkili olarak gelişen borderline kişilik örgütlenmesi ve disosiyatif bozukluklar üzerine de klinik çalışmalar yürütüyorum. Çalışmalarımı İstanbul Nişantaşı’nda, kurucusu olduğum özel sağlık meslek hizmet biriminde sürdürüyorum.

Terapist Koltuğuna Yapay Zeka Oturabilir mi?

Resim
Yazan: Dilay Yenidoğan- Vakit gece yarısı, uyku tutmamış, kafan çok karışık, zihnin susmuyor ve anlatacak çok şeyin var. Anlatabileceğin biri yok ya da var olan kişilere anlatmak istemiyorsun. Yatağın içinde dönüp duruyor ve içindeki konuşma ihtiyacının gittikçe büyüdüğünü hissediyorsun. Birileriyle dertleşme isteğin oldukça fazla ve uzun zamandır ertelenmiş, göz ardı edilmiş sorunlar artık hayatında rahatsız edici bir konuma geliyor. İşte insanlar terapi ihtiyacını bu gibi durumlarda fark ederler. Çünkü bazı şeyler artık ertelenemez ve yaşamında işlevselliği bozmaya başlar. Uykusuzluk, yeme düzeninin bozulması, durdurulamayan düşünceler, sağlıklı alınamayan kararlar, kişiye yardıma ihtiyacı olduğunu gösteren önemli ipuçlardır.

Bağlanma Stillerimiz Aşkı Nasıl Yönetiyor?

Resim
Yazan/Çeviren: Secem Uluğ- Hiç düşündünüz mü; neden bazılarımız ilişkilerinde partnerinin üzerine titrerken, bazılarımız en ufak bir yakınlaşmada köşeye sıkışmış hissedip kaçacak yer arıyor? Ya da neden kimimiz için cinsellik sadece bir haz paylaşımıyken, kimimiz için bir kaygı giderme aracına dönüşüyor? John Bowlby’nin yıllar önce ortaya attığı Bağlanma Teorisi’ne göre, bu soruların cevabı sandığımızdan çok daha eskiye, çocukluğumuza dayanıyor. Bowlby’nin teorisinden sonra yapılan çalışmalarla da gördük ki, cinsel ilişkinin arka planı aslında bambaşka. Örneğin Hazan ve Shaver’ın çalışmaları çocukken ebeveynlerimizle kurduğumuz o ilk bağın, sadece karakterimizi değil, yetişkin olduğumuzda kimin elini tutacağımızı, hatta yatak odamızdaki en mahrem anları bile şekillendirdiğini gösteriyor.

Catch Me If You Can

Resim
Yazan: Emirhan Kırkaç- Steven Spielberg’ün 2002 yapımı ünlü eseri Catch Me If You Can ,"kedi-fare" gibi bir kovalamayı değil, aynı zamanda ayrılmış bir ailenin kurbanı olan bir gencin büyüme hikayesidir. Leonardo DiCaprio tarafından canlandırılan Frank Abagnale Jr. karakteri, aidiyet ihtiyacı, travma sonrası adaptasyon ve baba figürüyle sorunlu özdeşleşme üzerine kurulan kapsamlı bir hikaye sunar.

Ruh Üzerine

Resim
Yazan: Dr. Hasan G. Bahçekapılı | |  Ruhunuz var mı? Felsefeye, modern bilime ve geleneksel dine göre hayır. Bu yazıda popüler bir felsefe makalesi (Johnson, 2013) eşliğinde neden böyle olduğuna bakacağız. Burada geleneksel ruh anlayışını ele alıyoruz. Buna göre ruhlar maddi olmayan varlıklardır ve bedenden ayrılabilirler. Dolayısıyla ruh inancı bir tür iki tözcülük (substance dualism) inancıdır: Ruhların kütlesi yoktur ve boşlukta yer kaplamazlar. Gene bu görüşe göre ruhun işlevi zihinsel faaliyetleri yürütmektir: Duyular, duygular, anılar, kişilik özellikleri, akıl yürütme ve karar almadan hep ruh sorumludur. Beyindeki faaliyetler ruhu etkiliyor olabilir ama ruh beyin olmadan da iş görebilir. Kişi öldüğü ve beyin çürüdüğü zaman ruh zihinsel faaliyete devam eder. Mesela eski ölmüşlerle karşılaştığı zaman sevinç hissi duyabilir. Geleneksel ruh anlayışı dediğimizde bunu kastediyoruz. Bu anlamda bir ruh olmadığını düşünmek için ne sebep var? En başta felsefi sebepler.