Sahte Anıların Nörobilimi - Hafızanın Yeniden İnşası
Yazar: Şevval Buse Bayram -
Daha önce hiçbir şeyi yaptığınızdan yüzde yüz emin olduğunuz halde o şeyi aslında hiç yapmadığınızı fark ettiğiniz oldu mu? Ya da çocukluğunuza dair kesin olarak hatırladığınız o anının gerçek olmama ihtimalini düşündünüz mü hiç? Çoğu zaman hafızamızdaki bilgilerin gerçekliğini sorgulamayız ve onlara kesin bir şekilde itibar ederiz, ancak hafızamız düşündüğümüz kadar kusursuz olmayabilir. Hafızamız olayları ve çevreyi tüm netliğiyle kaydeden bir kamera değildir, dışarıdan gelen müdahalelere ve içsel yanılgılara açık halde sürekli kendini yeniden yazar. Yaşanan bu durum anıları unutmakla ilgili değil, beynimizin bilgiyi kodlama, depolama ve geri çağırma sırasındaki aksaklıklardan meydana gelen bir yanılgıdır.
Bir anının hafızada saklanması; bilginin ilk alındığı “kodlama”, kalıcı hale getirildiği “pekiştirme” ve sonradan hatırlandığı “geri çağırma” aşamalarından oluşan sürekli yeniden yapılandırıcı bir süreçtir. Bu sırada içinde bulunduğumuz duygusal durumlar, olaya verdiğimiz fizyolojik tepkiler, dışarıdan gelen yanlış bilgiler sürece dahil olabilir ve bu durum sahte anılar (false memories) üretmeye yardımcı olabilir.
Bellek hataları; ihmal hataları (omission errors) ve ekleme hataları (commission errors) olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Sahte anılar bu hata türlerinden kaynaklanır. İhmal hatası, yaşanmış bir olaya ait detayların unutulması ve hafızada boşluklar oluşmasıyla ilgilidir. Ekleme hatası ise gerçekte var olmayan bir bilginin anıya dahil edilmesi olarak karşımıza çıkar. Bu hatalar basit birer sistem yanılgıları değildir aslında, beynimizin çok parçalı yapısının bir sonucudur. Sinirbilim dünyasının bu çok parçalı, karmaşık yapıyı çözmeye başlaması 1950’lerdeki “Hasta HM Vakası” sayesinde gerçekleşti. HM’nin yaşadığı olay sonrası belleğin beynin geneline yayılmış bir süreç olmadığı fark edildi. Şiddetli epilepsi nöbetleri geçirdiği için medial temporal lobu ve hipokampüsün büyük bir kısmı alınan HM’nin yeni bilinçli anılar oluşturma yeteneğini kaybetmesiyle bu bölgelerin bilinçli anılar oluşturmadaki önemi anlaşıldı. Ayrıca belleğin tek bir blok olmadığını, yaşadığımız gerçek olaylara dair anılarımızı barındıran epizodik bellek ile dünyayla ilgili değişmez doğrularımızı barındıran semantik belleğin birbirinden ayrıldığı fark edildi. Tartıştığımız sahte anılar ve ekleme hataları da bu karmaşık sistemin özellikle epizodik belleğin bir ürünüdür.
Etkileyen Faktörler
Yanlış Bilgi (Misinformation) Etkisi: Olaydan sonra maruz kalınan hatalı ya da yönlendirici bilgiler orijinal anının üzerine yazılabilir, boşlukları yanlış şekilde doldurabilir.
· Bir deneyde katılımcılara iki arabanın çarpıştığı bir kaza videosu izletiliyor. Sonra katılımcıları gruplara ayırıp olayla ilgili sorular soruluyor ama yöneltilen kelime değiştiriliyor. Soru, birinci gruba “arabalar birbirine çarptığında ne kadar hızlıydı?” şeklinde sorulurken, ikinci gruba “arabalar birbirine parçalanırcasına vurduğunda ne kadar hızlıydı?” şeklinde yöneltiliyor. İkinci grup hızı çok daha yüksek tahmin ediyor. Haftalar sonra katılımcılara kaza sırasında kırık cam olup olmadığı soruluyor. Videoda kırık cam olmamasına rağmen, ikinci grup kırık cam gördüklerini iddia ediyorlar. Bu deney gösteriyor ki, geri çağırma sırasında yöneltilen tek bir soru orijinal anıyı tamamen değiştirebiliyor.
Duygusal Durum ve Stres: Olumsuz duygular bizi dışarıdan gelen yanlış bilgilere karşı daha açık hale getiriyor. Stres anında salgılanan kortizol ve yoğun olumsuz duygular beynin bilişsel yükünü artırıyor. Beyin etraftaki tehditleri taramaya öncelik verdiği için detayları doğru kodlamaya odaklanamıyor ve o anın içinde boşluklar kalıyor. Dışarıdan biri gelip o boşluğa yanlış bir detay yerleştirdiğinde beyin bunu sorgulamadan anıya dahil ediyor.
Yaşlanma: Yaş ilerledikçe beynin medial temporal ve prefrontal korteks gibi alanlarında meydana gelen değişimler, bellekteki detayları birleştirme ve izleme yeteneğini azaltır. Bu durum sahte anılara karşı savunmasızlığı arttırır.
Uyku Düzeni: Uyku, anıların uzun süreli depolanması için gereklidir, anıları sabitleştirir. Uyku aynı zamanda bilgileri organize ederken semantik bir genelleme yapar. Uykusuzluk bilgi işleme kapasitesini düşürerek hatalı hatırlama riskini arttırır.
· Bir olayı yaşadığımız ancak henüz uyumadığımız durumu düşünelim. Ve olayla ilgili dışarıdan yanlış bir yönlendirme yapıldı. Uyku bu yanlış bilgiyi gece boyunca anının üzerine işler. Uykusuzluk durumunda ise eğer olayın yaşandığı ilk anlarda uykusuzluk yaşanıyorsa beyin henüz detayları birbirine bağlayamaz ve sahte anı riski artar.
Zaman: Bir olayın üzerinden geçen süre bellek doğruluğunu etkiler. Zaman geçtikçe anıların hassasiyeti azalır ve bozulmaya açık hale gelir.
Dikkat: Beyin her bilgiyi aynı şekilde kaydetmez. Bir bilgiye ne kadar dikkat edildiği, kişinin o bilgiyi ne kadar önceliklendirdiği hatırlamanın doğruluğunu da etkiler.
Beyin Yapısındaki Bozulmalar: Hipokampüs, prefrontal korteks, amigdala gibi bölgeler arasındaki iletişimde aksaklıklar ya da bu yapıların hasar görmesi anıların yanlış yapılandırılmasına yol açabilir.
Anlamsal Benzerlikler: Beyin bazen olayların detaylarını saklamak yerine sadece genel anlamını/ özünü saklar. Bu durum anlamlı ama gerçekleşmemiş detayların gerçekleşmiş gibi hatırlanmasına sebep olabilir.
Bazen de bir olayı sadece hayal etmek, o olayın gerçekten yaşandığına dair sahte bir inanç oluşturabilir.
Peki laboratuvar ortamında araştırmacılar insanların kafasına sahte anıları nasıl yerleştiriyor?
DRM (Deese, Roediger ve McDermott) Paradigması:
Laboratuvar ortamında sahte anı oluşturmak için en sık kullanılan temel deneysel yöntemdir. Birbirleri ile çağrışımsal olarak ilişkili kelimelerden oluşan listelerin öğrenilmesi ve hatırlanmasını içerir. Deneklere “yatak, battaniye, yorgunluk, rüya, gece...” gibi belirli bir tema etrafında toplanmış kelime listeleri sunulur. Deneyin hatırlama/ tanıma kısmında listede olmayan ama bu listenin temasının merkezinde yer alan bir kelimenin –örneğin “uyku” kelimesi- listede geçip geçmediği sorulur. Denekler bu kelimeyi (kritik çeldirici) kesin bir şekilde hatırladıklarını iddia ederler. fMRI ile bakıldığında beynin, “uyku” kelimesini hatırlarken gerçekten duyduğu “yatak” kelimesini duymuş gibi aktif olduğu gözlemleniyor. Bu durumu açıklarken kullanılan iki teori vardır:
· Bulanık İz Teorisi (Fuzzy-trace Theory): Teorinin temel varsayımı bilginin bellekte iki farklı iz bıraktığıdır. Biri olayın kelimesi kelimesine detayları olan, deneyimin ayırt edici detaylarını kapsayan izi (verbatim), diğeri uyaranın genel olarak anlamının bellekte bıraktığı olayın özü (gist). Teoriye göre eğer bir kişi olayın sadece özünü hatırlıyor ancak detaylarını hatırlamıyorsa, anlama uygun olan ancak yaşanmamış detayları yaşanmış gibi kabul etmeye -sahte anı oluşturmaya- daha yatkın hale gelir.
· Aktivasyon İzleme Teorisi (Activation-monitoring Theory): Bu teoriye göre kelimeler zihinde birbirini izler ancak beyin bilginin dışarıdan mı yoksa içeriden mi geldiğini ayırt edemez. Bilginin kaynağını yorumlamada başarısız olduğu için anlamsal olarak uygun olan kelimeyi listede gördüğünü anımsayabilir.
Tüm bu bulgular ışığında hafızanın geçmişi eksiksiz bir biçimde saklayan, kusursuz bir kayıt deposu olmadığını artık biliyoruz. Hafıza biz hatırlamaya çalıştığımız her an yeniden yazılan, şekillenen dinamik bir süreç. Ve öğrendik ki bu yeniden inşa sırasında saf gerçeğe ulaşmak her zaman mümkün değil. Peki hafızanın sahip olduğu kırılgan gerçekliğe ne kadar güvenebiliriz? Çok net hatırladığınız o anının gerçek olmama ihtimali var mı? Davalarda görgü tanıklığı yapan insanların anılarına güvenmek her zaman mümkün mü? Anılarımızın bu yeniden yapılandırıcı doğası sadece günlük hayattaki ufak hatalarımıza değil mahkeme salonundaki kritik kararlara kadar uzanıyor ve geri dönülemez sonuçlar doğurabiliyor. Ancak gelişen teknolojiler ve modern sinirbilimin ilerleyişi sayesinde zihnimizin karmaşık süreçlerini gün geçtikçe daha yakından inceleyebiliyoruz. Belki de ilerleyen yıllarda bir anının gerçek mi yoksa zihnimizin bir kurgusu mu olduğunu net bir şekilde ayırt edebileceğiz. O zamana kadar zihnimizden gelen düşüncelere şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini, belki de en güvendiğimiz anıların bile zihnimiz tarafından kurgulanan oldukça ikna edici bir hikâye olabileceğini unutmayalım.
Kaynakça:
Lentoor A. G. (2023). Cognitive and neural mechanisms underlying false memories: misinformation, distortion or erroneous configuration?. AIMS neuroscience, 10(3), 255–268. https://doi.org/10.3934/Neuroscience.2023020
Zhu, B., Chen, C., Loftus, E. F., Lin, C., & Dong, Q. (2013). The relationship between DRM and misinformation false memories. Memory & Cognition, 41(6), 832–838. https://doi.org/10.3758/s13421-013-0300-2
Wagner, U., Schlechter, P., & Echterhoff, G. (2022). Socially induced false memories in the absence of misinformation. Scientific reports, 12(1), 7725. https://doi.org/10.1038/s41598-022-11749-w
Daha önce hiçbir şeyi yaptığınızdan yüzde yüz emin olduğunuz halde o şeyi aslında hiç yapmadığınızı fark ettiğiniz oldu mu? Ya da çocukluğunuza dair kesin olarak hatırladığınız o anının gerçek olmama ihtimalini düşündünüz mü hiç? Çoğu zaman hafızamızdaki bilgilerin gerçekliğini sorgulamayız ve onlara kesin bir şekilde itibar ederiz, ancak hafızamız düşündüğümüz kadar kusursuz olmayabilir. Hafızamız olayları ve çevreyi tüm netliğiyle kaydeden bir kamera değildir, dışarıdan gelen müdahalelere ve içsel yanılgılara açık halde sürekli kendini yeniden yazar. Yaşanan bu durum anıları unutmakla ilgili değil, beynimizin bilgiyi kodlama, depolama ve geri çağırma sırasındaki aksaklıklardan meydana gelen bir yanılgıdır.
Bir anının hafızada saklanması; bilginin ilk alındığı “kodlama”, kalıcı hale getirildiği “pekiştirme” ve sonradan hatırlandığı “geri çağırma” aşamalarından oluşan sürekli yeniden yapılandırıcı bir süreçtir. Bu sırada içinde bulunduğumuz duygusal durumlar, olaya verdiğimiz fizyolojik tepkiler, dışarıdan gelen yanlış bilgiler sürece dahil olabilir ve bu durum sahte anılar (false memories) üretmeye yardımcı olabilir.
Bellek hataları; ihmal hataları (omission errors) ve ekleme hataları (commission errors) olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Sahte anılar bu hata türlerinden kaynaklanır. İhmal hatası, yaşanmış bir olaya ait detayların unutulması ve hafızada boşluklar oluşmasıyla ilgilidir. Ekleme hatası ise gerçekte var olmayan bir bilginin anıya dahil edilmesi olarak karşımıza çıkar. Bu hatalar basit birer sistem yanılgıları değildir aslında, beynimizin çok parçalı yapısının bir sonucudur. Sinirbilim dünyasının bu çok parçalı, karmaşık yapıyı çözmeye başlaması 1950’lerdeki “Hasta HM Vakası” sayesinde gerçekleşti. HM’nin yaşadığı olay sonrası belleğin beynin geneline yayılmış bir süreç olmadığı fark edildi. Şiddetli epilepsi nöbetleri geçirdiği için medial temporal lobu ve hipokampüsün büyük bir kısmı alınan HM’nin yeni bilinçli anılar oluşturma yeteneğini kaybetmesiyle bu bölgelerin bilinçli anılar oluşturmadaki önemi anlaşıldı. Ayrıca belleğin tek bir blok olmadığını, yaşadığımız gerçek olaylara dair anılarımızı barındıran epizodik bellek ile dünyayla ilgili değişmez doğrularımızı barındıran semantik belleğin birbirinden ayrıldığı fark edildi. Tartıştığımız sahte anılar ve ekleme hataları da bu karmaşık sistemin özellikle epizodik belleğin bir ürünüdür.
Etkileyen Faktörler
Yanlış Bilgi (Misinformation) Etkisi: Olaydan sonra maruz kalınan hatalı ya da yönlendirici bilgiler orijinal anının üzerine yazılabilir, boşlukları yanlış şekilde doldurabilir.
· Bir deneyde katılımcılara iki arabanın çarpıştığı bir kaza videosu izletiliyor. Sonra katılımcıları gruplara ayırıp olayla ilgili sorular soruluyor ama yöneltilen kelime değiştiriliyor. Soru, birinci gruba “arabalar birbirine çarptığında ne kadar hızlıydı?” şeklinde sorulurken, ikinci gruba “arabalar birbirine parçalanırcasına vurduğunda ne kadar hızlıydı?” şeklinde yöneltiliyor. İkinci grup hızı çok daha yüksek tahmin ediyor. Haftalar sonra katılımcılara kaza sırasında kırık cam olup olmadığı soruluyor. Videoda kırık cam olmamasına rağmen, ikinci grup kırık cam gördüklerini iddia ediyorlar. Bu deney gösteriyor ki, geri çağırma sırasında yöneltilen tek bir soru orijinal anıyı tamamen değiştirebiliyor.
Duygusal Durum ve Stres: Olumsuz duygular bizi dışarıdan gelen yanlış bilgilere karşı daha açık hale getiriyor. Stres anında salgılanan kortizol ve yoğun olumsuz duygular beynin bilişsel yükünü artırıyor. Beyin etraftaki tehditleri taramaya öncelik verdiği için detayları doğru kodlamaya odaklanamıyor ve o anın içinde boşluklar kalıyor. Dışarıdan biri gelip o boşluğa yanlış bir detay yerleştirdiğinde beyin bunu sorgulamadan anıya dahil ediyor.
Yaşlanma: Yaş ilerledikçe beynin medial temporal ve prefrontal korteks gibi alanlarında meydana gelen değişimler, bellekteki detayları birleştirme ve izleme yeteneğini azaltır. Bu durum sahte anılara karşı savunmasızlığı arttırır.
Uyku Düzeni: Uyku, anıların uzun süreli depolanması için gereklidir, anıları sabitleştirir. Uyku aynı zamanda bilgileri organize ederken semantik bir genelleme yapar. Uykusuzluk bilgi işleme kapasitesini düşürerek hatalı hatırlama riskini arttırır.
· Bir olayı yaşadığımız ancak henüz uyumadığımız durumu düşünelim. Ve olayla ilgili dışarıdan yanlış bir yönlendirme yapıldı. Uyku bu yanlış bilgiyi gece boyunca anının üzerine işler. Uykusuzluk durumunda ise eğer olayın yaşandığı ilk anlarda uykusuzluk yaşanıyorsa beyin henüz detayları birbirine bağlayamaz ve sahte anı riski artar.
Zaman: Bir olayın üzerinden geçen süre bellek doğruluğunu etkiler. Zaman geçtikçe anıların hassasiyeti azalır ve bozulmaya açık hale gelir.
Dikkat: Beyin her bilgiyi aynı şekilde kaydetmez. Bir bilgiye ne kadar dikkat edildiği, kişinin o bilgiyi ne kadar önceliklendirdiği hatırlamanın doğruluğunu da etkiler.
Beyin Yapısındaki Bozulmalar: Hipokampüs, prefrontal korteks, amigdala gibi bölgeler arasındaki iletişimde aksaklıklar ya da bu yapıların hasar görmesi anıların yanlış yapılandırılmasına yol açabilir.
Anlamsal Benzerlikler: Beyin bazen olayların detaylarını saklamak yerine sadece genel anlamını/ özünü saklar. Bu durum anlamlı ama gerçekleşmemiş detayların gerçekleşmiş gibi hatırlanmasına sebep olabilir.
Bazen de bir olayı sadece hayal etmek, o olayın gerçekten yaşandığına dair sahte bir inanç oluşturabilir.
Peki laboratuvar ortamında araştırmacılar insanların kafasına sahte anıları nasıl yerleştiriyor?
DRM (Deese, Roediger ve McDermott) Paradigması:
Laboratuvar ortamında sahte anı oluşturmak için en sık kullanılan temel deneysel yöntemdir. Birbirleri ile çağrışımsal olarak ilişkili kelimelerden oluşan listelerin öğrenilmesi ve hatırlanmasını içerir. Deneklere “yatak, battaniye, yorgunluk, rüya, gece...” gibi belirli bir tema etrafında toplanmış kelime listeleri sunulur. Deneyin hatırlama/ tanıma kısmında listede olmayan ama bu listenin temasının merkezinde yer alan bir kelimenin –örneğin “uyku” kelimesi- listede geçip geçmediği sorulur. Denekler bu kelimeyi (kritik çeldirici) kesin bir şekilde hatırladıklarını iddia ederler. fMRI ile bakıldığında beynin, “uyku” kelimesini hatırlarken gerçekten duyduğu “yatak” kelimesini duymuş gibi aktif olduğu gözlemleniyor. Bu durumu açıklarken kullanılan iki teori vardır:
· Bulanık İz Teorisi (Fuzzy-trace Theory): Teorinin temel varsayımı bilginin bellekte iki farklı iz bıraktığıdır. Biri olayın kelimesi kelimesine detayları olan, deneyimin ayırt edici detaylarını kapsayan izi (verbatim), diğeri uyaranın genel olarak anlamının bellekte bıraktığı olayın özü (gist). Teoriye göre eğer bir kişi olayın sadece özünü hatırlıyor ancak detaylarını hatırlamıyorsa, anlama uygun olan ancak yaşanmamış detayları yaşanmış gibi kabul etmeye -sahte anı oluşturmaya- daha yatkın hale gelir.
· Aktivasyon İzleme Teorisi (Activation-monitoring Theory): Bu teoriye göre kelimeler zihinde birbirini izler ancak beyin bilginin dışarıdan mı yoksa içeriden mi geldiğini ayırt edemez. Bilginin kaynağını yorumlamada başarısız olduğu için anlamsal olarak uygun olan kelimeyi listede gördüğünü anımsayabilir.
Tüm bu bulgular ışığında hafızanın geçmişi eksiksiz bir biçimde saklayan, kusursuz bir kayıt deposu olmadığını artık biliyoruz. Hafıza biz hatırlamaya çalıştığımız her an yeniden yazılan, şekillenen dinamik bir süreç. Ve öğrendik ki bu yeniden inşa sırasında saf gerçeğe ulaşmak her zaman mümkün değil. Peki hafızanın sahip olduğu kırılgan gerçekliğe ne kadar güvenebiliriz? Çok net hatırladığınız o anının gerçek olmama ihtimali var mı? Davalarda görgü tanıklığı yapan insanların anılarına güvenmek her zaman mümkün mü? Anılarımızın bu yeniden yapılandırıcı doğası sadece günlük hayattaki ufak hatalarımıza değil mahkeme salonundaki kritik kararlara kadar uzanıyor ve geri dönülemez sonuçlar doğurabiliyor. Ancak gelişen teknolojiler ve modern sinirbilimin ilerleyişi sayesinde zihnimizin karmaşık süreçlerini gün geçtikçe daha yakından inceleyebiliyoruz. Belki de ilerleyen yıllarda bir anının gerçek mi yoksa zihnimizin bir kurgusu mu olduğunu net bir şekilde ayırt edebileceğiz. O zamana kadar zihnimizden gelen düşüncelere şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini, belki de en güvendiğimiz anıların bile zihnimiz tarafından kurgulanan oldukça ikna edici bir hikâye olabileceğini unutmayalım.
Kaynakça:
Lentoor A. G. (2023). Cognitive and neural mechanisms underlying false memories: misinformation, distortion or erroneous configuration?. AIMS neuroscience, 10(3), 255–268. https://doi.org/10.3934/Neuroscience.2023020
Zhu, B., Chen, C., Loftus, E. F., Lin, C., & Dong, Q. (2013). The relationship between DRM and misinformation false memories. Memory & Cognition, 41(6), 832–838. https://doi.org/10.3758/s13421-013-0300-2
Wagner, U., Schlechter, P., & Echterhoff, G. (2022). Socially induced false memories in the absence of misinformation. Scientific reports, 12(1), 7725. https://doi.org/10.1038/s41598-022-11749-w