Psikolojide Etiketleme, Damgalama ve Anlam Arayışı
Yazan: Ayşe Deniz Başçılar -
Ruh sağlığı alanında çalışan uzmanlar, tanı koyma sürecinde bireyin yaşadığı psikolojik problemleri sınıflandırarak anlamlandırmayı ve uygun müdahaleyi planlamayı amaçlar. Bununla birlikte tanı yalnızca klinik bir araç değil aynı zamanda toplumsal anlamlar taşıyan bir kategoridir. Ruhsal hastalıklara yönelik tarihsel ve güncel tutumlar incelendiğinde bu kategorilerin çoğu zaman küçümseyici, dışlayıcı ve korku temelli anlamlarla yüklendiği görülmektedir. Konuyu tarihi gelişimde incelediğimizde eski dönemlerde ruhsal bir zorluk yaşadığı düşünülen bireylere sıklıkla şeytan çıkarma ritüelleri, cadı avları ve akıl hastanesi hapishaneleri gibi insani olmayan uygulamalarla yaklaşıldığını görmekteyiz. Tarihi gelişimde gördüğümüz gibi bu durumlarda tanı bireyin yaşantısını açıklayan bir çerçeve sunmanın ötesinde onu toplumsal olarak konumlandıran bir işlev üstlenmesine yol açmaktadır.
Ruhsal hastalıklarda damgalama, bireyin yalnızca “hasta” etiketi taşıması nedeniyle diğer insanlardan farklı ve olumsuz özelliklerle donatılmış olarak değerlendirilmesi sürecini ifade eder. Bu süreç genellikle bir tanı ya da etiket ile başlar. Etiketleme kuramına göre, kişi “ruhsal hastalık” etiketi aldıktan sonra davranışları ne olursa olsun önyargılı ve ayrımcı tutumlara maruz kalabilmektedir. Damgalama bireyin belli bir özelliği nedeniyle değersizleştirilmesi ve sosyal olarak dışlanma sürecini kapsar. Ruhsal bir hastalık söz konusu olduğunda genelde bu tanı ile başlar. Etiketleme kuramına göre, bireye yöneltilen tanısal kategori onun davranışlarının yorumlanma biçimini kalıcı biçimde etkiler. Damgalama süreci yalnızca bireysel bir önyargı değil aynı zamanda sosyal bir mekanizmadır. Bu mekanizma şu aşamalarla ilerler:
1. Etiketleme: bireyin ‘ruhsal hasta ‘ olarak tanımlanması
2. Stereotipleşme: Etiketle birlikte belirli özelliklerin otomatik olarak atfedilmesi (örneğin patolojisi olan bir bireyin tehlikeli olduğu düşüncesi)
3. Önyargı: Bu stereotiplere duygusal tepkinin eşlik etmesi (korku, öfke, kaçınma gibi)
4. Ayrımcılık: Sosyal mesafe koyma, dışlama ya da hak kısıtlaması
Özellikle tehlikelilik inancı ruhsal hastalıklara ilişkin en güçlü sterotiplerden biridir. Oysa elde ettiğimiz ampirik veriler, ruhsal hastalığı olan bireylerin büyük bir çoğunluğunun toplum için bir tehdit oluşturmadığını göstermektedir. Buradan da şu sonuca varabiliriz: Bu verilere rağmen etiket, algıyı gerçek davranıştan bağımsız biçimde şekillendirmektedir.
Bu noktada tanı, yalnızca bir klinik tanımlama olmaktan çıkar; bireyin toplumsal konumunu belirleyen sembolik bir işaret hâline gelir. Bu kısımda ise tanının klinik iletişimi kolaylaştıran, müdahale planını yapılandıran ve bilimsel araştırmalara ortak bir dil sağlayan temel bir uygulama olarak kalamaması, eleştirebileceğimiz bir tutum haline gelebilir.
Bu damgalama sürecinin toplum tarafından sosyal bir mekanizma olabilmesi gibi birey tarafından içselleştirilebildiği bir tarafı da var. İçselleştirilmiş damgalama, kişinin toplumdaki olumsuz inançları kendisine yöneltmesi anlamına gelir. Tanı aldıktan sonra bazı bireylerde utanma, kendilik değerinde azalma, yetersizlik duyguları ve sosyal geri çekilme görülebilir. Özellikle çocuk ve ergenlerde bu durum çok daha kırılgan bir zemine sahiptir. Gelişimsel süreçlerde kimlik oluşumu devam ederken alınan tanılar o evrede sorulan sorulara yanıt olarak eklemlenebilir. Örneğin ergenlik döneminde kimlik arayışının yoğun olduğu ‘ben kimim?’ gibi sorulara tanı almış bir ergen için ‘hiperaktif’ veya ‘depresif’ gibi ifadeler yalnızca klinik betimleme değil aynı zamanda kimlik belirleyici etkilere dönüşebilir.
Literatürde baskın vurgu damgalama riskine yapılmakla birlikte, tanının özne için her zaman olumsuz bir deneyim olmadığı da belirtilmektedir. Bazı bireyler için tanı almak, yaşadıkları deneyimi adlandırmak ve anlamlandırmak açısından rahatlatıcı olabilir. Özellikle belirli semptom örüntülerinde tanı, bireyin yalnız olmadığını fark etmesini ve destek aramasını kolaylaştırabilir
Bu bağlamda tanı, iki yönlü bir işleve sahiptir:
1)Dışlayıcı yön: Stereotipileri tetikleyerek sosyal mesafe ve ayrımcılık yaratabilir.
2)Tanınma yönü: Bireyin deneyimini görünür kılarak meşrulaştırabilir ve yardım arama davranışını destekleyebilir.
Bu ikili yapı, tanının kendisinden ziyade nasıl sunulduğu, nasıl açıklandığı ve hangi bağlamda kullanıldığı sorusunu ön plana çıkarır.
Ruh sağlığı profesyonellerinin temel sorumluluğu, tanıyı indirgemeci bir kimlik kategorisi hâline getirmemektir. Tanı; bireyin bütününü tanımlayan sabit bir özellik değil, belirli bir dönemde gözlenen belirti örüntülerini ifade eden klinik bir araçtır.
Bu bağlamda etik duyarlılık şu ilkeleri gerektirir:
· Tanıyı bağlamdan koparmamak,
· Bireyin yaşam öyküsünü değerlendirme sürecinin merkezinde tutmak,
· Psikoeğitim yoluyla stereotipileri dönüştürmek,
· Tanıyı kimlik yerine deneyim düzeyinde ele almak.
Damgalama karşıtı çalışmaların özellikle tehlikelilik stereotipini dönüştürmeye odaklanması gerektiği vurgulanmaktadır. Klinik düzeyde ise empatik iletişim, açık bilgilendirme ve danışanın öznel deneyimine alan açma, tanının olumsuz etkilerini azaltmada önemli araçlardır.
Psikolojide tanı koyma süreci, bilimsel gereklilik ile toplumsal sorumluluk arasında hassas bir dengeyi gerektirir. Tanı, müdahale planlaması açısından vazgeçilmezdir; ancak aynı zamanda güçlü bir toplumsal anlam üretir. Etiketleme ile başlayan damgalama süreci, stereotipiler ve ayrımcılık yoluyla bireyin sosyal konumunu ve öznel deneyimini etkileyebilmektedir.
Bununla birlikte tanı, bazı bağlamlarda bireyin yaşadığı deneyimi adlandırarak tanınma ve meşrulaştırma da sağlayabilir. Bu nedenle mesele tanının varlığı değil; tanının nasıl kullanıldığıdır.
Psikolojinin etik sorumluluğu, tanıyı insanın önüne koymamak; tanıyı, bireyin hikâyesini anlamaya hizmet eden sınırlı ve dikkatli bir araç olarak kullanmaktır. Ruh sağlığında hızlı refleks şeklinde gelişen davranışı görür görmez teşhisini bulup konuyu kapattığımızda teşhisler danışanın hikâyesini göz ardı eder ve sadece etiket yapıştırmakla sınırlı kalır. Bunları bozukluk olarak adlandırmak ve bir bozuklukmuş gibi yaklaşmak onların iç dünyası hakkında bize hiçbir bilgi vermez.
Tanı koyarken sorulması gereken soru yalnızca “hangi bozukluk?” ‘’bu çocuk neden böyle yapıyor’’ değil; aynı zamanda “hangi bağlam?”, “hangi yaşantı?” ve ‘’bu çocuk ne yaşamış olabilir ?’’ gibi sorularla olmalıdır.
Ruh sağlığı alanında çalışan uzmanlar, tanı koyma sürecinde bireyin yaşadığı psikolojik problemleri sınıflandırarak anlamlandırmayı ve uygun müdahaleyi planlamayı amaçlar. Bununla birlikte tanı yalnızca klinik bir araç değil aynı zamanda toplumsal anlamlar taşıyan bir kategoridir. Ruhsal hastalıklara yönelik tarihsel ve güncel tutumlar incelendiğinde bu kategorilerin çoğu zaman küçümseyici, dışlayıcı ve korku temelli anlamlarla yüklendiği görülmektedir. Konuyu tarihi gelişimde incelediğimizde eski dönemlerde ruhsal bir zorluk yaşadığı düşünülen bireylere sıklıkla şeytan çıkarma ritüelleri, cadı avları ve akıl hastanesi hapishaneleri gibi insani olmayan uygulamalarla yaklaşıldığını görmekteyiz. Tarihi gelişimde gördüğümüz gibi bu durumlarda tanı bireyin yaşantısını açıklayan bir çerçeve sunmanın ötesinde onu toplumsal olarak konumlandıran bir işlev üstlenmesine yol açmaktadır.
Ruhsal hastalıklarda damgalama, bireyin yalnızca “hasta” etiketi taşıması nedeniyle diğer insanlardan farklı ve olumsuz özelliklerle donatılmış olarak değerlendirilmesi sürecini ifade eder. Bu süreç genellikle bir tanı ya da etiket ile başlar. Etiketleme kuramına göre, kişi “ruhsal hastalık” etiketi aldıktan sonra davranışları ne olursa olsun önyargılı ve ayrımcı tutumlara maruz kalabilmektedir. Damgalama bireyin belli bir özelliği nedeniyle değersizleştirilmesi ve sosyal olarak dışlanma sürecini kapsar. Ruhsal bir hastalık söz konusu olduğunda genelde bu tanı ile başlar. Etiketleme kuramına göre, bireye yöneltilen tanısal kategori onun davranışlarının yorumlanma biçimini kalıcı biçimde etkiler. Damgalama süreci yalnızca bireysel bir önyargı değil aynı zamanda sosyal bir mekanizmadır. Bu mekanizma şu aşamalarla ilerler:
1. Etiketleme: bireyin ‘ruhsal hasta ‘ olarak tanımlanması
2. Stereotipleşme: Etiketle birlikte belirli özelliklerin otomatik olarak atfedilmesi (örneğin patolojisi olan bir bireyin tehlikeli olduğu düşüncesi)
3. Önyargı: Bu stereotiplere duygusal tepkinin eşlik etmesi (korku, öfke, kaçınma gibi)
4. Ayrımcılık: Sosyal mesafe koyma, dışlama ya da hak kısıtlaması
Özellikle tehlikelilik inancı ruhsal hastalıklara ilişkin en güçlü sterotiplerden biridir. Oysa elde ettiğimiz ampirik veriler, ruhsal hastalığı olan bireylerin büyük bir çoğunluğunun toplum için bir tehdit oluşturmadığını göstermektedir. Buradan da şu sonuca varabiliriz: Bu verilere rağmen etiket, algıyı gerçek davranıştan bağımsız biçimde şekillendirmektedir.
Bu noktada tanı, yalnızca bir klinik tanımlama olmaktan çıkar; bireyin toplumsal konumunu belirleyen sembolik bir işaret hâline gelir. Bu kısımda ise tanının klinik iletişimi kolaylaştıran, müdahale planını yapılandıran ve bilimsel araştırmalara ortak bir dil sağlayan temel bir uygulama olarak kalamaması, eleştirebileceğimiz bir tutum haline gelebilir.
Bu damgalama sürecinin toplum tarafından sosyal bir mekanizma olabilmesi gibi birey tarafından içselleştirilebildiği bir tarafı da var. İçselleştirilmiş damgalama, kişinin toplumdaki olumsuz inançları kendisine yöneltmesi anlamına gelir. Tanı aldıktan sonra bazı bireylerde utanma, kendilik değerinde azalma, yetersizlik duyguları ve sosyal geri çekilme görülebilir. Özellikle çocuk ve ergenlerde bu durum çok daha kırılgan bir zemine sahiptir. Gelişimsel süreçlerde kimlik oluşumu devam ederken alınan tanılar o evrede sorulan sorulara yanıt olarak eklemlenebilir. Örneğin ergenlik döneminde kimlik arayışının yoğun olduğu ‘ben kimim?’ gibi sorulara tanı almış bir ergen için ‘hiperaktif’ veya ‘depresif’ gibi ifadeler yalnızca klinik betimleme değil aynı zamanda kimlik belirleyici etkilere dönüşebilir.
Literatürde baskın vurgu damgalama riskine yapılmakla birlikte, tanının özne için her zaman olumsuz bir deneyim olmadığı da belirtilmektedir. Bazı bireyler için tanı almak, yaşadıkları deneyimi adlandırmak ve anlamlandırmak açısından rahatlatıcı olabilir. Özellikle belirli semptom örüntülerinde tanı, bireyin yalnız olmadığını fark etmesini ve destek aramasını kolaylaştırabilir
Bu bağlamda tanı, iki yönlü bir işleve sahiptir:
1)Dışlayıcı yön: Stereotipileri tetikleyerek sosyal mesafe ve ayrımcılık yaratabilir.
2)Tanınma yönü: Bireyin deneyimini görünür kılarak meşrulaştırabilir ve yardım arama davranışını destekleyebilir.
Bu ikili yapı, tanının kendisinden ziyade nasıl sunulduğu, nasıl açıklandığı ve hangi bağlamda kullanıldığı sorusunu ön plana çıkarır.
Ruh sağlığı profesyonellerinin temel sorumluluğu, tanıyı indirgemeci bir kimlik kategorisi hâline getirmemektir. Tanı; bireyin bütününü tanımlayan sabit bir özellik değil, belirli bir dönemde gözlenen belirti örüntülerini ifade eden klinik bir araçtır.
Bu bağlamda etik duyarlılık şu ilkeleri gerektirir:
· Tanıyı bağlamdan koparmamak,
· Bireyin yaşam öyküsünü değerlendirme sürecinin merkezinde tutmak,
· Psikoeğitim yoluyla stereotipileri dönüştürmek,
· Tanıyı kimlik yerine deneyim düzeyinde ele almak.
Damgalama karşıtı çalışmaların özellikle tehlikelilik stereotipini dönüştürmeye odaklanması gerektiği vurgulanmaktadır. Klinik düzeyde ise empatik iletişim, açık bilgilendirme ve danışanın öznel deneyimine alan açma, tanının olumsuz etkilerini azaltmada önemli araçlardır.
Psikolojide tanı koyma süreci, bilimsel gereklilik ile toplumsal sorumluluk arasında hassas bir dengeyi gerektirir. Tanı, müdahale planlaması açısından vazgeçilmezdir; ancak aynı zamanda güçlü bir toplumsal anlam üretir. Etiketleme ile başlayan damgalama süreci, stereotipiler ve ayrımcılık yoluyla bireyin sosyal konumunu ve öznel deneyimini etkileyebilmektedir.
Bununla birlikte tanı, bazı bağlamlarda bireyin yaşadığı deneyimi adlandırarak tanınma ve meşrulaştırma da sağlayabilir. Bu nedenle mesele tanının varlığı değil; tanının nasıl kullanıldığıdır.
Psikolojinin etik sorumluluğu, tanıyı insanın önüne koymamak; tanıyı, bireyin hikâyesini anlamaya hizmet eden sınırlı ve dikkatli bir araç olarak kullanmaktır. Ruh sağlığında hızlı refleks şeklinde gelişen davranışı görür görmez teşhisini bulup konuyu kapattığımızda teşhisler danışanın hikâyesini göz ardı eder ve sadece etiket yapıştırmakla sınırlı kalır. Bunları bozukluk olarak adlandırmak ve bir bozuklukmuş gibi yaklaşmak onların iç dünyası hakkında bize hiçbir bilgi vermez.
Tanı koyarken sorulması gereken soru yalnızca “hangi bozukluk?” ‘’bu çocuk neden böyle yapıyor’’ değil; aynı zamanda “hangi bağlam?”, “hangi yaşantı?” ve ‘’bu çocuk ne yaşamış olabilir ?’’ gibi sorularla olmalıdır.
Kaynakça:
Ayna Klinik Psikoloji Dergisi--Tanı Bir Damgalama mı Yoksa Meşrulaştırma mı? Tıbbileştirme Söylemi ve Lacanyen Psikanalitik Teori Kapsamında Bir Tartışma
Ayna Klinik Psikoloji Dergisi--Tanı Bir Damgalama mı Yoksa Meşrulaştırma mı? Tıbbileştirme Söylemi ve Lacanyen Psikanalitik Teori Kapsamında Bir Tartışma