Bağlanma Stillerimiz Aşkı Nasıl Yönetiyor?
Yazan/Çeviren: Secem Uluğ-
Hiç düşündünüz mü; neden bazılarımız ilişkilerinde partnerinin üzerine titrerken, bazılarımız en ufak bir yakınlaşmada köşeye sıkışmış hissedip kaçacak yer arıyor? Ya da neden kimimiz için cinsellik sadece bir haz paylaşımıyken, kimimiz için bir kaygı giderme aracına dönüşüyor? John Bowlby’nin yıllar önce ortaya attığı Bağlanma Teorisi’ne göre, bu soruların cevabı sandığımızdan çok daha eskiye, çocukluğumuza dayanıyor. Bowlby’nin teorisinden sonra yapılan çalışmalarla da gördük ki, cinsel ilişkinin arka planı aslında bambaşka. Örneğin Hazan ve Shaver’ın çalışmaları çocukken ebeveynlerimizle kurduğumuz o ilk bağın, sadece karakterimizi değil, yetişkin olduğumuzda kimin elini tutacağımızı, hatta yatak odamızdaki en mahrem anları bile şekillendirdiğini gösteriyor.
Aslında hepimiz ilişkilerde üç temel rolden birini oynuyoruz: Partneriyle yakınlıktan keyif alan "güvenli"ler, bağımsızlığına aşırı düşkün ve yakınlıktan ürken "kaçıngan"lar ve sürekli sevilme onayı arayan, terk edilmekten korkan "kaygılı"lar. İşin ilginç yanı, bu roller sadece duygusal dünyamızı değil, cinsel tatminimizi de derinden yönetiyor. Mesela en basitinden "Neden sevişiyoruz?" sorusunu ele alalım. Cevap herkese göre değişiyor ve bu değişim tam da bağlanma stilimizde gizli. Güvenli bağlanan biri için bu eylem, sevgiyi paylaşmanın ve o anki yakınlığın tadını çıkarmanın en doğal yolu. Ancak kaygılı biriyseniz, cinsellik bazen bir "sigorta poliçesi"ne dönüşebiliyor. "Onu mutlu edersem beni terk etmez," "Şu an bana soğuk davranıyor, arayı düzeltmeliyim" ya da. "Beni sevdiğini hissetmem lazım" gibi düşüncelerle, sırf o bağı garantiye almak için yakınlaşmak yaygın bir durum. Diğer uçtaki kaçınganlar içinse durum daha farklı; onlar cinselliği genellikle romantik bir bağdan ziyade, stresi atmanın bir yolu ya da "ilişki devam etsin diye yapılması gereken bir görev" olarak görüyorlar. Duygusal olarak "bulaşmadan" fiziksel ihtiyacı gidermek veya otonomilerini korumak, onlar için daha
güvenli bir liman.
İletişim, ya da daha doğrusu "iletişimsizlik" de tam bu noktada devreye giriyor. Bir ilişkide konuşulmayanlar, aslında konuşulanlardan daha fazla gürültü çıkarır. Kaçıngan bireyler genellikle fantezilerini ya da isteklerini kendilerine saklama eğilimindedirler. Neden mi? Çünkü paylaşmak demek yakınlık demektir, yakınlık ise onlar için tehlike çanlarının çalması ve bağımsızlığın kaybedilmesi demektir. Bu yüzden "duygusuzlaştırma stratejileri" kullanarak araya mesafe koyarlar.Kaygılı bireylerde ise durumun rengi değişiyor ve literatürün "cinsel uyum" dediği o kritik kavram karşımıza çıkıyor. Kaygılı bireyler, sırf kavga çıkmasın ya da partneri soğumasın diye, içlerinden gelmediği halde ilişkiye "evet" diyebiliyorlar. Ancak burada çok ince bir çizgi var ve her "istemeden evet" demek kötü değil. Araştırmalar bunu ikiye ayırıyor: Eğer "korku" yüzünden (kavga çıkmasın, beni bırakmasın diye) evet diyorsanız, bu durum tatminsizlik ve duygusal çöküş yaratıyor. Ama eğer partnerinizin mutluluğunu önemsediğiniz için, "yaklaşım odaklı" bir motivasyonla evet diyorsanız, bu, ilişkiyi besleyen bir fedakarlığa dönüşebiliyor. Hatta süreç içinde, başlangıçta olmayan arzu sonradan ortaya çıkabiliyor; buna da "tepkisel arzu" deniyor. Yani niyetiniz, sonucunuzu belirliyor.
Peki tüm bunlar olurken bedenimizde neler yaşanıyor? Bunu sadece psikolojik bir süreç sanmayın, biyolojimiz de bu duygusal trafiği anbean takip ediyor. Eğer partnerinizin yanında kendinizi tam anlamıyla "güvende" hissetmiyorsanız –ki bu kaçınganlar için boğulma, kaygılılar için reddedilme korkusudur– beyninizin alarm merkezi anı bir tehdit olarak algılıyor. Vücut bir tehdit algıladığında "savaş ya da kaç" moduna geçer ve stres hormonu kortizol salgılar.
Stres altındaki bir beden ise haz almayı reddeder; çünkü doğa bize "tehlike varsa üreme ya da zevk alma, hayatta kal" der. Güvensiz bağlanan bireylerin yaşadığı en büyük trajedi belki de budur: Fiziksel eylem gerçekleşse bile, beyin tam anlamıyla gevşeyemediği için derin bir tatmin yaşanmaz. Hazzın ve bağlanmanın anahtarı olan oksitosin hormonunun devreye girmesi için, kortizolün susması, yani beynin "güvendeyim" sinyalini alması gerekir.
Cooper, M. L., et al. (2018). Attachment, sexual communication, and satisfaction in romantic relationships.
Impett, E. A., & Gordon, A. M. (2008). For the good of others: Toward a positive psychology of sacrifice.
Impett, E. A., & Peplau, L. A. (2002). Why some women consent to unwanted- but-consensual sex.
Basson, R. (2000). The female sexual response: A different model.
Schachner, D. A., & Shaver, P. R. (2004). Attachment styles and foreign physical and psychological distance from a partner.
Hiç düşündünüz mü; neden bazılarımız ilişkilerinde partnerinin üzerine titrerken, bazılarımız en ufak bir yakınlaşmada köşeye sıkışmış hissedip kaçacak yer arıyor? Ya da neden kimimiz için cinsellik sadece bir haz paylaşımıyken, kimimiz için bir kaygı giderme aracına dönüşüyor? John Bowlby’nin yıllar önce ortaya attığı Bağlanma Teorisi’ne göre, bu soruların cevabı sandığımızdan çok daha eskiye, çocukluğumuza dayanıyor. Bowlby’nin teorisinden sonra yapılan çalışmalarla da gördük ki, cinsel ilişkinin arka planı aslında bambaşka. Örneğin Hazan ve Shaver’ın çalışmaları çocukken ebeveynlerimizle kurduğumuz o ilk bağın, sadece karakterimizi değil, yetişkin olduğumuzda kimin elini tutacağımızı, hatta yatak odamızdaki en mahrem anları bile şekillendirdiğini gösteriyor.
Aslında hepimiz ilişkilerde üç temel rolden birini oynuyoruz: Partneriyle yakınlıktan keyif alan "güvenli"ler, bağımsızlığına aşırı düşkün ve yakınlıktan ürken "kaçıngan"lar ve sürekli sevilme onayı arayan, terk edilmekten korkan "kaygılı"lar. İşin ilginç yanı, bu roller sadece duygusal dünyamızı değil, cinsel tatminimizi de derinden yönetiyor. Mesela en basitinden "Neden sevişiyoruz?" sorusunu ele alalım. Cevap herkese göre değişiyor ve bu değişim tam da bağlanma stilimizde gizli. Güvenli bağlanan biri için bu eylem, sevgiyi paylaşmanın ve o anki yakınlığın tadını çıkarmanın en doğal yolu. Ancak kaygılı biriyseniz, cinsellik bazen bir "sigorta poliçesi"ne dönüşebiliyor. "Onu mutlu edersem beni terk etmez," "Şu an bana soğuk davranıyor, arayı düzeltmeliyim" ya da. "Beni sevdiğini hissetmem lazım" gibi düşüncelerle, sırf o bağı garantiye almak için yakınlaşmak yaygın bir durum. Diğer uçtaki kaçınganlar içinse durum daha farklı; onlar cinselliği genellikle romantik bir bağdan ziyade, stresi atmanın bir yolu ya da "ilişki devam etsin diye yapılması gereken bir görev" olarak görüyorlar. Duygusal olarak "bulaşmadan" fiziksel ihtiyacı gidermek veya otonomilerini korumak, onlar için daha
güvenli bir liman.
İletişim, ya da daha doğrusu "iletişimsizlik" de tam bu noktada devreye giriyor. Bir ilişkide konuşulmayanlar, aslında konuşulanlardan daha fazla gürültü çıkarır. Kaçıngan bireyler genellikle fantezilerini ya da isteklerini kendilerine saklama eğilimindedirler. Neden mi? Çünkü paylaşmak demek yakınlık demektir, yakınlık ise onlar için tehlike çanlarının çalması ve bağımsızlığın kaybedilmesi demektir. Bu yüzden "duygusuzlaştırma stratejileri" kullanarak araya mesafe koyarlar.Kaygılı bireylerde ise durumun rengi değişiyor ve literatürün "cinsel uyum" dediği o kritik kavram karşımıza çıkıyor. Kaygılı bireyler, sırf kavga çıkmasın ya da partneri soğumasın diye, içlerinden gelmediği halde ilişkiye "evet" diyebiliyorlar. Ancak burada çok ince bir çizgi var ve her "istemeden evet" demek kötü değil. Araştırmalar bunu ikiye ayırıyor: Eğer "korku" yüzünden (kavga çıkmasın, beni bırakmasın diye) evet diyorsanız, bu durum tatminsizlik ve duygusal çöküş yaratıyor. Ama eğer partnerinizin mutluluğunu önemsediğiniz için, "yaklaşım odaklı" bir motivasyonla evet diyorsanız, bu, ilişkiyi besleyen bir fedakarlığa dönüşebiliyor. Hatta süreç içinde, başlangıçta olmayan arzu sonradan ortaya çıkabiliyor; buna da "tepkisel arzu" deniyor. Yani niyetiniz, sonucunuzu belirliyor.
Peki tüm bunlar olurken bedenimizde neler yaşanıyor? Bunu sadece psikolojik bir süreç sanmayın, biyolojimiz de bu duygusal trafiği anbean takip ediyor. Eğer partnerinizin yanında kendinizi tam anlamıyla "güvende" hissetmiyorsanız –ki bu kaçınganlar için boğulma, kaygılılar için reddedilme korkusudur– beyninizin alarm merkezi anı bir tehdit olarak algılıyor. Vücut bir tehdit algıladığında "savaş ya da kaç" moduna geçer ve stres hormonu kortizol salgılar.
Stres altındaki bir beden ise haz almayı reddeder; çünkü doğa bize "tehlike varsa üreme ya da zevk alma, hayatta kal" der. Güvensiz bağlanan bireylerin yaşadığı en büyük trajedi belki de budur: Fiziksel eylem gerçekleşse bile, beyin tam anlamıyla gevşeyemediği için derin bir tatmin yaşanmaz. Hazzın ve bağlanmanın anahtarı olan oksitosin hormonunun devreye girmesi için, kortizolün susması, yani beynin "güvendeyim" sinyalini alması gerekir.
Sonuç olarak, cinsel tatmin dediğimiz şey sadece ten uyumu, mekanik bir performans ya da teknik beceriden ibaret değil. Asıl mesele, çocukluğumuzdan getirdiğimiz o "içsel modelleri" fark edip, partnerimizle güvenli bir alan yaratabilmekte yatıyor. Geleneksel terapiler bazen sadece davranışlara odaklansa da, asıl çözüm çiftlerin birbirleri için güvenli liman olmayı öğrenmelerinden geçiyor. Partnerlerin birbirlerinin korkularını anlayıp o görünmez duvarları indirdiğinde, beden de kendini korumayı bırakıp hazza teslim olabiliyor. Unutmayalım ki, yetişkinlikteki bağlanma stillerimiz cinsel hayatımızın görünmez mimarlarıdır ve gerçekten tatmin edici bir yakınlık, ancak kendimizi o ilişkinin içinde "evde" hissettiğimizde mümkün olur.
Kaynakça:
Kaynakça:
1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment.
Hazan, C., & Shaver, P. R. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process.
Birnbaum, G. E. (2007). Attachment and sexual motives: An integrative model.
Hazan, C., & Shaver, P. R. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process.
Birnbaum, G. E. (2007). Attachment and sexual motives: An integrative model.
Cooper, M. L., et al. (2018). Attachment, sexual communication, and satisfaction in romantic relationships.
Impett, E. A., & Gordon, A. M. (2008). For the good of others: Toward a positive psychology of sacrifice.
Impett, E. A., & Peplau, L. A. (2002). Why some women consent to unwanted- but-consensual sex.
Basson, R. (2000). The female sexual response: A different model.
Schachner, D. A., & Shaver, P. R. (2004). Attachment styles and foreign physical and psychological distance from a partner.