Anlarlıktan gelmek
Yazan: Dr. İbrahim Gökşin Başer | |
Bu yazıyı, aslında son birkaç yıldır öğrencilerimle hakkında konuştuğumuzu fark etmeden hakkında konuştuğumuz bir tutum üzerine yazıyorum. İçerisinde psikoloji alanına ait bazı fikirlere dolaylı göndermeler mevcut olsa da bu yazı akademik bir bilgi katmayı öngörmüyor, tamamen yeni ve benzersiz olduğu iddiasına da sahip değil, sadece okuyanlarda bir rahatsızlık uyandırmayı amaçlıyor. Böyle bir bakış açısının kendilerini gerçekten de huzursuz ettiğine dair uzun zamandır öğrencilerimden geri bildirimler alıyorum ancak bunu söylerken çoğunlukla gerekli olduğunu da ifade etmekten geri durmuyorlar. Yazının geri kalanında bahsedeceğim tuzağa düşmüyor olduğumuzu umarak konuya geçiyorum.
Dilimizde güzel bir deyim var: “anlamazlıktan gelmek”. Bu ifade bir kimsenin bir şeyi gayet iyi bilmesi, anlaması, kavramasına rağmen bilmiyormuş gibi davranmasını anlatmak için kullanılır. Bir nevi stratejik bir cehalet görüntüsü verme, maliyeti daha yüksek olacağı düşünülen bir bedel yerine, maliyeti daha düşük olacağı düşünülen bir bedel seçme.
Peki ya bunun tam tersi? Bir kimsenin bir şeyi anlamamış, kavramamış, bu konuda neyi bilmediğini öğrenmemiş olmasına rağmen “biliyormuş gibi” davranmasını anlatmak için nasıl bir ifade kullanılabilir?
Anlarlıktan gelmek, ilk bakışta oldukça zararsız görünüyor. Kastımı açıklamak için birkaç örnek vereyim. Derste bir kavram anlatılır ve herkes başını sallar; hoca içeriğini güncellemeden ders anlatır ve kimse şikayetçi değildir; bir olgu sunumunda bir vaka tartışılır ve kimse bir soru sormaz; bir süpervizyon sürecinde süpervizör “umarım açıklayıcı olmuştur” der ve karşısındakiler onaylar; kişi mezun olur ve diploma sahibi olması yeterlidir. Bu örnekler elbette epeyce – ve hatta eğitim alanının dışına – genişletilebilir. O sebeple buradaki kasıt acımasız bir akademi eleştirisi değil.
Böylesi anlar, dışarıdan bakanlar için eğitim sürecinin – veya genel anlamda hayatın – sorunsuz işlediğine dair bir tablo çiziyor olsa da bu tabloların altında, istisnaları bulunmakla birlikte, oldukça sessizce gelişen ve baskın hale gelen bir şeyler var: Sahte bir anlamışlık ve anlaşılmışlık ile bir konforundan olmama hali ve bir onaylama-onaylanma süreci.
Bunun en tehlikeli yanı ise bu pozisyonun yalnızca bir tarafı değil, her iki tarafı da etkiliyor olması. Anlarlıktan gelen, “anlamamış olmama”nın konforuna sığınırken, anlarlıktan gelinen onaylanmış ve eksiksiz olma konforuna sığınıyor. Kimse rahatsız değil, kimse duraksamıyor, kimse için ortaya bir efor maliyeti çıkmıyor. Şeylerin yolunda gittiğine dair, sürecin kendisi tarafından da pekiştirilen, ortak bir illüzyonun içerisinde yolumuza devam ediyoruz.
Bir şeyi bilmediğimizi, anlamadığımızı, beceremediğimizi kabul etmenin oldukça rahatsız edici bir deneyim olduğunu kabul edelim. Hayatlarımızdaki rahatsızlık deneyimini ortadan kaldırmanın en iyi fikir olduğuna kapılarak anlarlıktan geldiğimizde, anlamazlığın duygusal bedelinden de özgürleşmiş oluyoruz, bu da oldukça doğru.
Peki kendimiz ve karşımızdaki için iyi olanı mı yapıyoruz? Buna bulduğum yanıt pek iç açıcı değil. Bence sorunun cevabı net bir biçimde hayır.
Eksik hissetmemenin veya yanlışlanmamanın (haksız çıkmamanın) sağladığı konfor, sessizce bizden götürdüklerine değmiyor. “Bilme”nin hızı görece artmış olsa da duygusal maliyeti, hiçbir dönemde olmadığı kadar düşük. Buradaki en temel sorun ise; azalan duygusal maliyetlerin, bir yandan kendi verdiğimiz emeklere atfettiğimiz değeri de azaltıyor oluşu.
Bu da bir döngü yaratıyor. Önce anlarlıktan gelerek duygusal maliyetimizi düşürüyoruz. Özellikle sistem tarafından ödüllendirildiği durumlarda kazançlı çıktığımızı sanarak zaman kaybediyor ve geliştiğimizi sanıyoruz. Ödenmeyen duygusal maliyetler sebebiyle, en iyi ihtimalle belirli bir zaman sonra nereden geldiği bir türlü anlaşılamayan bir kofluk haliyle mücadele etmeye çalışıyoruz. Henüz o aşamaya gelemediysek kazanç içerisinde olduğumuz yanılgısı içerisinde zaman bedelini artırarak hayata devam ediyoruz…