Görme Biçimleri

Yazan: İlknur Örnek-

Görme, insanın dünyayı anlamlandırma sürecindeki en temel duyusal ve zihinsel eylemlerden biridir. John Berger’ın “Görme Biçimleri” eserinde vurguladığı gibi, “Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.” Ancak bu ilk bakış, sanıldığı kadar masum değildir; çünkü görmek yalnızca fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda düşünce, inanç ve toplumsal kodlarla şekillenen çok katmanlı bir algı sürecidir. Bu nedenle, gördüğümüz şeyler çoğu zaman yalnızca karşımızda duran nesneleri değil; geçmiş deneyimlerimizi, duygusal şemalarımızı ve öğrenilmiş bakış biçimlerini de yansıtır. Bu bağlamda, “görmek” ve “bakmak” arasındaki fark psikolojinin önemli sorgulama alanlarından biridir. Görmek dediğimiz şey, yalnızca retinaya düşen görüntüden ibaret değildir; aynı zamanda zihinsel şemalar, duygular, geçmiş deneyimler ve benlik algısı tarafından biçimlendirilir.

Görmek çoğu zaman pasif bir alımlamayı ifade ederken; bakmak, seçici, bilinçli ve anlam yüklü bir yönelimi temsil eder. Baktığımız şey aslında inandığımız, beklediğimiz ya da toplumsal olarak bize öğretilmiş olandır. Bu durum, özellikle imgeler ve onların yarattığı anlamlar üzerinden daha da görünür hale gelir. Bir imge, yalnızca görsel bir temsil değil; aynı zamanda bir düşünce yapısının, ideolojinin ve kültürel belleğin ürünüdür. Her imge, onu yaratan bir “görme biçimi” içerir. Berger’a göre imgeler, estetik nesneler olmaktan öte, toplumsal ve kültürel güç ilişkilerinin aynalarıdır. Özellikle kadın imgeleri, bu güç ilişkilerinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Sanat tarihinde, medyada ve reklamlarda kadın çoğunlukla izlenen, beğenilen ve nesneleştirilen bir figür olarak yer alırken; erkek aktif, izleyen ve anlam yükleyen konumdadır. Bu toplumsal yapı, kadının yalnızca görsel temsiline değil, benlik algısına da etki eder. 

Küçük yaşlardan itibaren kadınlara öğretilen “kendini izleme” pratiği, onların sürekli dışarıdan nasıl göründüklerine dair farkındalık geliştirmelerine neden olur. Bu farkındalık, içselleştirilmiş bir gözetim mekanizmasına dönüşerek kadının kendi benliğini dış bir gözle değerlendirmesine yol açar. Psikodinamik açıdan bu durum, kişinin kendilik algısında bir bölünmeye işaret eder: Kadın hem izleyen hem izlenen olur. Bu içsel çelişki, Jung’un “persona” kavramıyla açıklanabilecek bir sosyal maske üretimine zemin hazırlar. Kişi, toplumun onayladığı bir benlik sunumunu dışa yansıtırken; iç dünyasında farklı bir çatışma yaşar. Böylece bakmak, sadece bir nesneye yönelmek değil; aynı zamanda o nesneyle öznel bir bağ kurmak, hatta kendini o nesnenin içinde tanımlamaktır. Berger’ın ‘görme biçimleri’ne yönelttiği sorgulamalarla örtüşen şekilde, Persona filmindeki Elisabet Vogler’in sessizliği de yalnızca sözcüklerin yokluğundan ibaret değildir; bu, toplumsal normların ve dilin dayattığı kalıplara karşı derin bir başkaldırıdır. Bu sessizlik, insanın kendini anlamlandırma sürecinde görmenin nasıl pasif bir algıdan öte, zihinsel ve toplumsal dinamiklerle şekillenen aktif bir eylem olduğunu anlatan bir metafordur. John Berger’ın kadın imgeleri üzerine yaptığı analizle paralellik gösteren bu durum, kadının sürekli kendi imgesiyle yüzleştiği ve kendisini gözlemlemek zorunda kaldığı bir varoluş halini ortaya koyar. Kadın, toplumun ona biçtiği rollerin baskısı altında kendi benliğini izleyen, değerlendirilen bir nesne haline gelirken, bu gözlemin yarattığı içsel bölünme, Carl Jung’un “persona” kavramında ifadesini bulur. 

Persona, bireyin toplumsal kabullere uyum sağlamak adına taktığı sosyal maskedir ve bu maskeyle özdeşleşmek, gerçek benliğin gölgelenmesine yol açar. Elisabet’in sessizliği, bu sosyal maskenin kırılma anıdır; o, kendisine yüklenen anne, eş, oyuncu gibi kimlikleri reddeder ve bu reddediş, sadece kişisel bir çöküş değil, aynı zamanda sistematik bir direnişin de ifadesidir. Bu bağlamda Berger’ın perspektif eleştirisi de Persona’nın görsel anlatımında kendini açıkça gösterir. Berger, aslında bireyin dünyayı algılayış biçimine dair derin bir psikolojik sorgulamayı içerir. Tek bir gözün hakimiyeti, yani tek bir bakış açısının dayatılması, insan zihninde gerçekliği sınırlandıran, sabitleyen ve kalıplara sokan bir mekanizmadır. Bu durum, bireyin kendi benliği ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi daraltır, çünkü algı, sadece dış dünyadan gelen pasif bir kayıt değil; aktif olarak şekillenen, duygular, geçmiş deneyimler ve sosyal kodlarla örülü dinamik bir süreçtir. Persona filminde Bergman, bu tekdüze ve sınırlayıcı algı biçimini kırar. Elisabet’in yüzünün bazen net ve belirgin, bazen flu ve belirsiz gösterilmesi, onun kendilik algısındaki dalgalanmayı ve içsel çatışmayı simgeler. Bu görsel teknik, zihnin sabit bir gerçeklik algısına kapılmadığını, aksine sürekli değişen, çok katmanlı ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Kısaca, algı bir aynada yansıyan net görüntü gibi tekdüze değildir; aynı anda hem net hem bulanık hem görünen hem gizlenen bir haldedir. Görüntülerin parçalanması ve yeniden birleştirilmesi, bireyin kendi iç dünyasıyla ve dış gerçeklikle kurduğu ilişkide bütünlük ve parçalanma arasında gidip gelen psikolojik süreci anlatır. Bu, kişinin kendini anlamaya çalışırken yaşadığı parçalanma ve yeniden yapılandırma çabasını yansıtır. Dolayısıyla görmek, sadece gözün aldığı bir görüntü değil; görenin psikolojik yapısıyla, duygularıyla ve bilinçdışı süreçleriyle etkileşim halinde sürekli yeniden şekillenen bir deneyimdir. 

Berger’ın “görme, gören ve görülen arasında karşılıklı bir eylemdir” sözü, bu psikolojik etkileşimin temelini oluşturur. Yani gerçek algı, sabit ve tek yönlü bir süreç değil, aktif ve çift yönlü bir ilişkidir. Hem öznenin içsel dünyası hem de dış dünyayla sürekli bir etkileşim halindedir. İşte bu karşılıklı etkileşimi fark eden kişi, dayatılan kimlikleri ve toplumsal rolleri bir kenara bıraktığında ilk kez kendiyle sahici bir yüzleşme yaşar. Bu yüzleşme, sadece bireysel bir aydınlanma değil; aynı zamanda toplumsal ve kültürel yapılarla örülmüş bir benlik inşasının da sorgulanmasıdır. Görmenin pasif bir alımlama değil, seçici ve ideolojik bir faaliyet olduğu gerçeğiyle yüzleşmek, bireyi hem kendi içsel çatışmalarıyla hem de dış dünyanın dayattığı anlamlarla karşı karşıya getirir. Elisabet’in sessizliği, Berger’ın “görme biçimleri”ne dair eleştirileri, Jung’un persona kavramı; tümü, bakışın yalnızca bir görsel deneyim değil, aynı zamanda psikolojik, kültürel ve varoluşsal bir eylem olduğunu kanıtlar. Bu noktada, görmek; kim olduğumuzu, nasıl algılandığımızı ve dünyayla nasıl ilişki kurduğumuzu belirleyen bir aynaya dönüşür. Ve ancak bu aynaya cesaretle bakabilen birey, kendi imgesinin ötesine geçerek gerçek benliğiyle temas kurabilir. İşte o temas anı hem bireysel özgürlüğün hem de kolektif dönüşümün başladığı yerdir. Çünkü kendini gerçekten görebilen biri, artık dayatılan anlamlarla yetinmez; kendi anlamını kurmaya başlar.

Kaynakça:

https://dergipark.org.tr/tr/pub/akademikdusunce/issue/74520/1054128

https://www.gulyildiz.net/2021/04/09/gorme-bicimleri-john-berger/

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2614298

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/803947