Sick of Myself
Yazan: Başak Banu Tunç-
Syke Pike, Sick of Myself adıyla vizyona çıkmış, narsistik bir karaktere sahip olan Signe’nin yaptığı çılgınlıkları konu alan bir Norveç absürt komedi filmidir. Sinir bozucu ve rahatsız edici türden bir film olsa da, günümüz modern insanının ilgi açlığına ve karakterin kendi iç dünyasındaki çelişkilerle olan mücadelesine ayna tutar. Film, toplumda birey olarak görünür olma saplantısını ve ilgi açlığını ana karakterimiz Signe üzerinden anlatır.
Film, Signe’nin erkek arkadaşı Thomas’ın kariyerinde yükselişe geçmesiyle birlikte, Signe’nin duyduğu derin kıskançlık duygusunun onu rahatsız etmesiyle başlar. Çevresi ve partnerinin odağının tamamen kendi üzerinde olmasını isteyen Signe, bir takım kafa karıştırıcı tavırlar sergiler. İlgi ve odağın Thomas’ın üzerine yönelmesi, karakterimizin içsel yetersizlik ve görünmezlik duygularını tetikler. Bir köpek saldırısı sonrası kanlar içinde kalan bir kadının yardımına koşan Signe’nin gömleğine bulaşan kan, çevresinden aldığı “kahramanca” bakışlardan büyük bir haz duymasına neden olur. Bu olayı günler öncesinden anlatmaya başlar; adeta sahte bir kahramanlık hikâyesi yazmaktadır.
Spotların tam anlamıyla Thomas’ın üzerinde olduğu kutlama yemeğinde, Signe bundan rahatsızlık duyacak olacak ki bir anda gıda alerjisi olduğunu söyleyerek, bir süreliğine de olsa dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Signe, yaptığı numaralara kanmayan partnerinin ilgisini çekemese de, onun gerçekliği nasıl manipüle ettiğini izleyiciye gösterir.
Hiçbir şekilde tüm odağı üzerine toplayamayan Signe’nin kıskançlık ve değersizlik duygusu daha da derinleşir. Bunun sonucunda, yan etkilerinin de olduğunu bildiği bir ilacı kullanmaya başlar. Bu ilaç, internette okuduğu haberlere göre bir çeşit cilt hastalığına sebebiyet verecek kadar tesirli bir ilaçtır. Signe için artık “Daha ne kadar ileriye gidebilir ki?” diye düşünülse de, bu paradoksal döngünün en tehlikeli noktalarına çoktan adım atmış olur.
Signe’nin bu davranışları psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, bu durum “Munchausen Sendromu” olarak dikkat çeker. Munchausen Sendromu, kişinin kasıtlı olarak uydurduğu semptomlar yoluyla kendisini hasta göstererek ilgi çekmeye çalıştığı bir psikiyatrik bozukluktur. Signe de hastaneye gelen arkadaşları ve partnerinin ilgisiyle beslenirken, gelmeyenler için öfke ve kırgınlık besler. İlgiye duyduğu bu saplantı, onu hem kurban hem de kahraman rolüne sokar.
Film ilerledikçe, kullandığı ilaçların etkisiyle Signe gerçeklik algısından iyice uzaklaşmaya başlar. Gerçeklik ile hayal dünyası arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Bu kurban davranışı, çevresinin ve partnerinin gittikçe ondan uzaklaşmasına neden olur. Lakin bu durum medya için neredeyse tam tersidir. Daha önce Thomas’ın da röportajını sunduğu arkadaşı yardımıyla, kendini bir dergide tüm yüzü yara izleriyle kaplı bir şekilde kapağa taşır. Medyanın da acıyı bir güç ve kimlik unsuru şeklinde sunmasıyla, Signe istediğine ulaşma noktasına ve çevresi tarafından görünür olmaya biraz daha yaklaşır. Artık onun “görünürlük” aracı; çirkinlik, hastalık ve mağduriyettir.
Sick of Myself, yönetmen Kristoffer Borgli’nin çerçevesiyle modern toplumda bireyin ilgi ve onay arayışı uğruna yapabileceği çılgınlıkları ve bu yıkıcı arzunun altında yatan psikolojik çatışmaları, içsel derinliği olan bir karakter üzerinden anlatır. Film, bir noktada “Karakter daha ne kadar ileriye gidebilir?” sorusuyla merakı diri tutarken, aynı zamanda “Peki biz görünür olmak için neleri feda ediyoruz?” sorusuyla da izleyiciyi baş başa bırakır.
Syke Pike, Sick of Myself adıyla vizyona çıkmış, narsistik bir karaktere sahip olan Signe’nin yaptığı çılgınlıkları konu alan bir Norveç absürt komedi filmidir. Sinir bozucu ve rahatsız edici türden bir film olsa da, günümüz modern insanının ilgi açlığına ve karakterin kendi iç dünyasındaki çelişkilerle olan mücadelesine ayna tutar. Film, toplumda birey olarak görünür olma saplantısını ve ilgi açlığını ana karakterimiz Signe üzerinden anlatır.
Film, Signe’nin erkek arkadaşı Thomas’ın kariyerinde yükselişe geçmesiyle birlikte, Signe’nin duyduğu derin kıskançlık duygusunun onu rahatsız etmesiyle başlar. Çevresi ve partnerinin odağının tamamen kendi üzerinde olmasını isteyen Signe, bir takım kafa karıştırıcı tavırlar sergiler. İlgi ve odağın Thomas’ın üzerine yönelmesi, karakterimizin içsel yetersizlik ve görünmezlik duygularını tetikler. Bir köpek saldırısı sonrası kanlar içinde kalan bir kadının yardımına koşan Signe’nin gömleğine bulaşan kan, çevresinden aldığı “kahramanca” bakışlardan büyük bir haz duymasına neden olur. Bu olayı günler öncesinden anlatmaya başlar; adeta sahte bir kahramanlık hikâyesi yazmaktadır.
Spotların tam anlamıyla Thomas’ın üzerinde olduğu kutlama yemeğinde, Signe bundan rahatsızlık duyacak olacak ki bir anda gıda alerjisi olduğunu söyleyerek, bir süreliğine de olsa dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Signe, yaptığı numaralara kanmayan partnerinin ilgisini çekemese de, onun gerçekliği nasıl manipüle ettiğini izleyiciye gösterir.
Hiçbir şekilde tüm odağı üzerine toplayamayan Signe’nin kıskançlık ve değersizlik duygusu daha da derinleşir. Bunun sonucunda, yan etkilerinin de olduğunu bildiği bir ilacı kullanmaya başlar. Bu ilaç, internette okuduğu haberlere göre bir çeşit cilt hastalığına sebebiyet verecek kadar tesirli bir ilaçtır. Signe için artık “Daha ne kadar ileriye gidebilir ki?” diye düşünülse de, bu paradoksal döngünün en tehlikeli noktalarına çoktan adım atmış olur.
Signe’nin bu davranışları psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, bu durum “Munchausen Sendromu” olarak dikkat çeker. Munchausen Sendromu, kişinin kasıtlı olarak uydurduğu semptomlar yoluyla kendisini hasta göstererek ilgi çekmeye çalıştığı bir psikiyatrik bozukluktur. Signe de hastaneye gelen arkadaşları ve partnerinin ilgisiyle beslenirken, gelmeyenler için öfke ve kırgınlık besler. İlgiye duyduğu bu saplantı, onu hem kurban hem de kahraman rolüne sokar.
Film ilerledikçe, kullandığı ilaçların etkisiyle Signe gerçeklik algısından iyice uzaklaşmaya başlar. Gerçeklik ile hayal dünyası arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Bu kurban davranışı, çevresinin ve partnerinin gittikçe ondan uzaklaşmasına neden olur. Lakin bu durum medya için neredeyse tam tersidir. Daha önce Thomas’ın da röportajını sunduğu arkadaşı yardımıyla, kendini bir dergide tüm yüzü yara izleriyle kaplı bir şekilde kapağa taşır. Medyanın da acıyı bir güç ve kimlik unsuru şeklinde sunmasıyla, Signe istediğine ulaşma noktasına ve çevresi tarafından görünür olmaya biraz daha yaklaşır. Artık onun “görünürlük” aracı; çirkinlik, hastalık ve mağduriyettir.
Sick of Myself, yönetmen Kristoffer Borgli’nin çerçevesiyle modern toplumda bireyin ilgi ve onay arayışı uğruna yapabileceği çılgınlıkları ve bu yıkıcı arzunun altında yatan psikolojik çatışmaları, içsel derinliği olan bir karakter üzerinden anlatır. Film, bir noktada “Karakter daha ne kadar ileriye gidebilir?” sorusuyla merakı diri tutarken, aynı zamanda “Peki biz görünür olmak için neleri feda ediyoruz?” sorusuyla da izleyiciyi baş başa bırakır.