İrem Oturaklıoğlu Kaya (Klinik Psikolog, Yazar)

Uzman Klinik Psikolog İrem Oturaklıoğlu Kaya, İngilizce Psikoloji lisansını ve Klinik Psikoloji yüksek lisansını başarıyla tamamlamıştır. 2015 yılından itibaren anaokulu, rehabilitasyon merkezi ve psikolojik danışmanlık merkezlerinde çalışmış; 2019'dan bu yana İstanbul Bakırköy'deki kendi kliniğinde hizmet vermektedir.

Uzmanlık alanları arasında Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, EMDR Terapi, Aile ve Çift Terapisi, Çocuk Merkezli Oyun Terapisi, Öykülerle ve Kuklalarla Oyun Terapisi, Deneyimsel Oyun Terapisi, Filial Terapi, Cinsel Terapi, Duygu Odaklı Terapi ve Somatik Deneyimleme bulunmaktadır.

Ayrıca, çeşitli şehirlerde, özel sektör kurum ve kuruluşlarında, online platformlarda eğitimler vererek bilginin paylaşımına önem vermektedir

1-Terapilerde, kadın danışanlarınızda en sık hangi tür travmalarla karşılaşıyorsunuz?

Kadın danışanlarım arasında en sık karşılaştığım travmaları çocukluk çağı travmaları, duygusal ve fiziksel istismar, cinsel travmalar ve partner şiddeti olarak sıralayabilirim. Ayrıca, son zamanlarda toksik ilişkiler, ihmal, ebeveyn kaybı ve psikolojik şiddet gibi konular da sıkça gündeme geliyor. Özellikle toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili baskıların, birçok kadının özgüven sorunları yaşamasına ve travmatik deneyimlerini içselleştirmesine neden olduğundan bahsedebilirim.

2. Kadınların yaşadığı travmaların şekillenme biçimlerinde biyolojik etmenler mi yoksa kültürel ve toplumsal faktörler mi daha belirleyici rol oynar?

Bence kültürel ve toplumsal faktörler, kadınların yaşadığı travmaların şekillenmesinde en büyük etken. Türkiye’de, toplumun kadınlara biçtiği roller nedeniyle kadınlar erkeklere kıyasla çok daha fazla baskıya maruz kalıyor. Ataerkil yapılar, geleneksel toplumsal normlar ve ekonomik bağımsızlığın önündeki engeller, kadınların travmatik deneyimlerini daha derin ve uzun süreli hale getirebiliyor. Elbette biyolojik faktörler de önemli, ama bir kadının yaşadığı travmanın temelinde çoğunlukla toplumun ona dayattığı kısıtlamalar, beklentiler ve eşitsizlikler yatıyor. Özellikle "el âlem ne der" baskısı, birçok kadının yaşadığı travmaları dile getirmesini bile zorlaştırıyor.

3. Kadınların çocukluk döneminde yaşadığı travmaların, yetişkinlik dönemi ve sonrasına etkileri nelerdir?

Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, insanın tüm hayatını etkileyebiliyor ama en çok da yetişkinlikte, özellikle ilişkilerde ve ebeveynlikte kendini gösteriyor. Güvensizlik, kaygı, depresyon, düşük özdeğer gibi sorunlar bir yana, çocuklukta yaşanan travmalar çoğu zaman farkında olmadan bir sonraki nesle de aktarılıyor. Mesela, çocukken duygusal ihmal yaşayan bir kadın, kendi çocuğuna karşı da mesafeli olabiliyor ya da aşırı koruyucu bir tutum sergileyerek benzer bir döngüyü başlatabiliyor. Bu tamamen bilinçli yapılan bir şey değil; insan geçmişte yaşadığı acılardan kaçmaya çalışırken bazen farkında olmadan aynı döngünün bir parçası haline gelebiliyor. İşte tam da bu yüzden, çocukluk travmalarının üzerine çalışmak sadece bireyin kendi iyiliği için değil, sonraki nesillerin de daha sağlıklı bir ruh haliyle büyümesi için çok önemli.

4. Kadınlarımızın çoğu yaşadığı zorluklarda çeşitli sebeplerden mütevellit yardım isteyememektedir. Bunun önüne geçebilmek için gelişim döneminde hangi yaklaşımlar sergilenebilir?

Toplumda kadınlara hep "güçlü olmalısın, dayanmalısın" mesajı veriliyor ama bu bazen kadınların yardım istemesini zorlaştırıyor. Özellikle evlilik gibi ilişkilerde, birçok kadın sorunları çözmek yerine örtbas etmeye yönlendiriliyor. "Sabret, düzelir" gibi söylemler yüzünden birçok kadın duygusal veya psikolojik sıkıntılarını paylaşamıyor. Ama işin sonunda en çok yıpranan yine kadın oluyor.

Bunun önüne geçebilmek için çocukluktan itibaren duygusal dayanıklılığı geliştirmek çok önemli. Çocukların duygularını rahatça ifade etmeleri teşvik edilmeli, sağlıklı sınırlar koymayı öğrenmeleri desteklenmeli. Okullarda psikolojik sağlamlık programları, akran destek sistemleri gibi uygulamalar yaygınlaştırılmalı. En önemlisi de, terapiye gitmenin veya yardım istemenin bir zayıflık olmadığını toplum olarak kabul etmeliyiz. Bir insanın zorlanması ve destek alması çok doğal bir şey. Bunu normalleştirdiğimizde, kadınlar da yaşadıkları zorlukları daha rahat paylaşabilir ve çözüme ulaşabilirler.

5. Sizin için kadınlarda duygusal dengeyi sağlamada en önemli unsur nedir?

Toplumda kadınlar hep duygusal, hassas ve fedakâr varlıklar olarak görülüyor. Bu, bir yandan güzel bir özellik gibi dursa da, aslında kadınların en çok bu noktadan yıprandığını da gösteriyor. Çünkü duygusal olmak bazen yanlış anlaşılıyor; kadınlar daha kolay manipüle edilebiliyor, daha fazla yük üstlenmek zorunda kalıyor ve çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını geri plana atıyor.

Tam da bu yüzden, kadınlar için duygusal dengeyi sağlayan en önemli şey kendi sınırlarını tanıyabilmek. Ne zaman "hayır" demeleri gerektiğini bilmek, hangi sorumlulukları gerçekten üstlenmek istediklerini ayırt edebilmek çok önemli. Ayrıca, sağlıklı bir destek sistemine sahip olmak—yani insanı gerçekten anlayan, yargılamayan ve destekleyen insanlarla çevrili olmak—kadınların duygusal dayanıklılığını ciddi anlamda artırıyor. Çünkü herkesin yorulmaya, destek istemeye ve kendi ruh sağlığına öncelik vermeye hakkı var.

6. Kadınlar travmatik deneyimlerinden sonra en çok hangi alanda zorluk yaşıyorlar? (aile, iş hayatı, ilişkiler…)

Kadınlar travmatik deneyimlerinden sonra en çok ikili ilişkilerde zorlanıyor. Özellikle romantik ilişkilerde ve aile içi dinamiklerde travmanın izleri çok belirgin oluyor. Çünkü travma, insanın kendisiyle ve diğerleriyle kurduğu bağı etkiliyor. Güvensizlik, sınır koyamama, değersizlik hissi gibi duygular, özellikle romantik ilişkilerde tekrar eden döngüler yaratabiliyor. Bir bakıyorsunuz, kişi hep aynı tür sağlıksız ilişkilerin içine düşüyor, farkında olmadan kendini sürekli aynı hikâyenin içinde buluyor.

İş hayatında ise özgüven eksikliği, otorite figürleriyle zorlanma ve "cam tavan sendromu" gibi etkiler öne çıkıyor. Özellikle "ben yeterince iyi miyim?" düşüncesi, kadınların kendilerini geri planda tutmasına ve hak ettikleri başarıları talep edememelerine neden olabiliyor. Travmaların etkisi, sadece geçmişte kalmıyor, bugün nasıl karar verdiğimizi, kimlerle yakınlaştığımızı ve kendimizi nasıl gördüğümüzü de derinden şekillendiriyor.

7. Travmalardan sonra iyi olma sürecinde, kadınlarımız üzerinde en etkili psikoterapi yöntemi nedir?

Travmalardan sonra iyileşme süreci kişiye ve yaşanan deneyime bağlı olarak değişse de bazı terapi yöntemleri kadınlarda gerçekten çok etkili sonuçlar veriyor. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), olumsuz düşünce kalıplarını fark etmeye ve dönüştürmeye yardımcı olurken, EMDR travmatik anıların beynimizdeki yükünü hafifletiyor, adeta zihnin o sıkışmış travmatik anları yeniden işleyerek rahatlamasını sağlıyor. Şema Terapisi ise, çocukluktan itibaren gelişen kalıpları fark edip bunlarla çalışmayı hedeflediği için, özellikle geçmişten gelen derin yaralarla başa çıkmada oldukça başarılı.

Bunların dışında, kişinin duygularıyla yüzleşmesini sağlayan travma odaklı terapiler de uzun vadede çok derin bir iyileşme sağlayabiliyor. Çünkü bazen travmayı “unutmaya” ya da “bastırmaya” çalışmak yerine, onunla yüzleşmek ve ona yeni bir anlam vermek gerekiyor. Travma sonrası iyileşme süreci, sadece kötü anılardan kurtulmak değil, aynı zamanda kendini yeniden inşa etmek demek. Ve bu süreç, kişinin kendisi için en doğru terapi yöntemini bulmasıyla çok daha sağlıklı ilerliyor.



8. Bugüne kadar aldığınız danışanlarınız sonucu bir genellemeye varacak olursak ülkemizdeki kadınların ruhsal olarak yaşadığı en yaygın sosyal sorunlar nelerdir?

Ülkemizde kadınların ruhsal olarak en çok zorlandığı konuların başında ekonomik bağımsızlık eksikliği, psikolojik ve fiziksel şiddet, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve aile içinde üzerlerine binen aşırı sorumluluklar geliyor. Birçok kadın, kendi hayatıyla ilgili kararları özgürce almakta zorlanıyor çünkü toplumun biçtiği roller, gelenekler ve sosyal baskılar buna pek izin vermiyor.

Örneğin, bir kadın çalışmak istese bile ailesinin ya da eşinin onayını almak zorunda kalabiliyor ya da iş hayatına adım atsa bile sürekli bir denge kurma mücadelesi içinde buluyor kendini. “Hem iyi bir anne, hem mükemmel bir eş, hem de başarılı bir çalışan olmalısın” gibi görünmez bir baskı altında yaşıyor. Bu da zamanla tükenmişlik, özgüven eksikliği ve kendini değersiz hissetme gibi duygulara yol açabiliyor.

Bir diğer yaygın sorun ise psikolojik şiddet. Fiziksel şiddet kadar görünür olmadığı için çoğu zaman fark edilmeden devam ediyor. Manipülasyon, duygusal baskı, küçümsenme ya da sürekli suçlanma gibi durumlar, kadının kendisini değersiz hissetmesine ve kendi kararlarını sorgulamasına neden olabiliyor. Bunlar biriktiğinde de depresyon, kaygı bozuklukları ve travma sonrası stres gibi psikolojik etkiler ortaya çıkabiliyor.

9. Kadına yönelik psikolojik şiddeti fark etmek ve bununla başa çıkmak için neler yapılabilir?

Kadına yönelik psikolojik şiddet, çoğu zaman fiziksel şiddet kadar kolay fark edilmez çünkü genellikle manipülasyon, gaslighting (akıl karıştırma), kontrol mekanizmaları ve özgüven zedeleyici söylemlerle ilerler. Bu tür şiddet, görünmeyen ama yavaşça biriken bir durumdur. Kadınların bu tür davranışları fark edebilmesi için, öncelikle kendilerine nasıl hissettiklerine dikkat etmeleri gerekir. Eğer sürekli bir huzursuzluk, değersizlik hissi ya da kafalarının karıştığını hissediyorlarsa, bu durum aslında bir uyarı olabilir.

Partner ya da çevrelerinden gelen mesajların doğruluğunu sorgulamak çok önemli. Bazen kişiler, gerçekten ne hissettiklerini unutur ve sürekli başkalarının söylediklerine göre hareket eder. Burada, güvenebilecekleri insanlarla yaşadıklarını paylaşmak da önemli. Çünkü dışarıdan bir göz, bu durumu daha net görebilir.

Ayrıca, psikolojik şiddetin sınırlarını öğrenmek ve bu konuda kendini eğitmek, korunmak adına büyük bir adım olabilir. Bu konuda profesyonel destek almak ise kesinlikle önemli; terapist ya da psikolojik danışmanlar, kadının kendisini tekrar güçlü hissetmesine ve sağlıklı sınırlar koyabilmesine yardımcı olabilir. Unutulmamalı ki, şiddetin hiçbir türü kabul edilemez ve her kadın hak ettiği desteği almalıdır.

10. Kadınların iş hayatı ve özel hayat arasında denge kurmaya çalışırken yaşadığı en büyük zorluklar nelerdir? Siz bir kadın olarak kendi meslek hayatınızda kadın olmanın avantajlarını ve dezavantajlarını nasıl deneyimlediniz?

Kadınların iş hayatı ve özel hayat arasında denge kurmaya çalışırken en büyük zorluklardan biri, toplumsal beklentiler nedeniyle iş dışındaki sorumlulukların büyük bir kısmını üstlenmek zorunda kalmaları. Annelik, ev içi sorumluluklar ve bakım rolleri, kadınların iş hayatında yeterince vakit ve enerji ayırmalarını zorlaştırabiliyor. Özellikle Türkiye'de kadına biçilen roller ve bu rollerin günlük yaşamda nasıl şekillendiği, kadınların hem profesyonel hem de özel hayatlarında büyük bir baskı yaratabiliyor.

Kadın olmanın avantajları arasında, özellikle psikoloji gibi empati ve duygusal zekâ gerektiren bir alanda, kadınların daha yüksek bir empati kapasitesine sahip olmaları yer alabilir. Bu, danışanlarla daha kolay bağ kurabilmelerini sağlıyor ve terapötik süreci güçlendirebiliyor. Ancak, bir kadın olarak meslek hayatında karşılaştığım dezavantajlar da oluyor. Özellikle erkek egemen alanlarda, mesleki otoritenin sorgulanması ya da daha fazla çaba gösterilmesi gereken durumlar olabiliyor. Bazı durumlarda kadınların güçlü ve otoriter bir figür olarak algılanması daha zor olabiliyor. Ancak, kadınların dayanıklılığı ve duygusal zekâsı, bu gibi dezavantajları aşmada büyük bir avantaj sağlıyor. Sonuçta hem kadın olmak hem de bir meslek sahibi olmak, zorlukların yanı sıra büyük bir güç de sunuyor.

11. Siz bir klinik psikolog olarak bu alanda ilerlemek isteyen biz psikoloji öğrencilerine neler tavsiye edersiniz?

Psikoloji alanına ilgi duymanız çok değerli, çünkü bu meslek sürekli gelişen ve büyüyen bir alan. Öncelikle, teorik bilginizi sağlam tutmak çok önemli ama pratikte bunu nasıl kullanacağınızı öğrenmek de bir o kadar kritik. Bu yüzden bolca staj yapın ve gözlemleyin. Kendinizi geliştirmek için okumalar yapın, araştırmalara katılın, farklı terapötik yaklaşımlar ve psikolojik kuramlarla tanışın.

Bir klinik psikolog olarak, etik ilkelere sadık kalmak ve mesleki sınırları korumak çok önemli. Ayrıca, empatiyi daima ön planda tutmanız çok değerli olacaktır. Danışanlarınızla güvenli ve sağlıklı bir ilişki kurmak, iyileşme süreçlerinde büyük bir rol oynar.

Son olarak başkalarına yardımcı olmanın en iyi yolu, önce kendinize yatırım yapmaktan geçer. Çünkü bu alanda yalnızca kendi duygusal sağlamlığımızı koruyarak daha verimli olabiliriz. Bu yüzden en önemlisi, kendi terapi sürecinizden geçmek diyebilirim. Psikologlar olarak, başkalarına yardımcı olabilmek için kendi içsel süreçlerimizi anlamamız ve kendi duygusal yüklerimizi fark etmemiz gerekir. Kendi terapilerinize zaman ayırarak hem profesyonel gelişiminize katkı sağlarsınız hem de daha sağlam bir psikolojik temel oluşturmuş olursunuz. Geliştikçe, danışanlarınıza daha fazla katkı sağladığınızı göreceksiniz!