Bir Kadın

Yazan: Yaren Akçiçek

Fransız yazar Annie Ernaux otobiyografik anlatılarıyla hafıza, kimlik, sınıf ve toplumsal cinsiyet gibi kavramları derinlemesine irdeleyen bir yazardır. 2022 Nobel Edebiyat ödüllü ‘Bir Kadın’ romanı 1987 yılında hayatımıza girmiş ve yeni modern dönemin ağıt temalı bir eseri diyebiliriz. Yazarımız annesinin ölümüyle birlikte bu kitabı yazmaya başlıyor ve bu süreci derinlemesine işliyor. Kitabımızda bir kadının doğduğu günden itibaren ölünceye kadar yaşadığı değişimler ve deneyimler kızının gözünden anlatılıyor. Kızının sonradan bu hikaye içerisinde olması, kendine dışarıdan bir gözle bakması kendi hayatı için de oldukça belirleyici oluyor. Bir Kadın’da annelik kavramı yalnızca biyolojik bir gerçeklik olarak değil toplumsal ve psikolojik bir yapı olarak ele alınmış. Annenin varlığı, bir kadın olarak onun toplumsal konumu ve sınıfsal geçmişi ile birleşerek Ernaux’un hem kişisel hem de kültürel kişiliğinde önemli bir yer ediniyor. Bu durumun kazanımlarını yazarın yazılarında oldukça sık görüyoruz.

Kitapta her şeyin en temelinden yani bir kadının doğumuyla başlıyor.Yaşadığı ev, anne-baba ilişkileri, gençlik döneminde merak ettiği duygular ve deneyimler yetişkinlik hayatıyla birlikte sahip oldukları ve vazgeçtikleriyle hayatımızda olan birinin hikayesiymiş gibi tanık oluyoruz. Bu nedenle okuyucuların hayatında bu kitabın bu kadar değerli bir yer edindiğini söyleyebiliriz. Hikaye herhangi birinin annesinin, büyükannesinin hikayesi gibi. Bu nedenle çok fazla empati yapma imkanı sağlıyor. Örneğin anne kız ilişkisindeki apaçık kırılmalar kendi ilişkilerimiz üzerine tekrar düşünmeye itiyor.

Roman boyunca yazar, annesinin geçmişini ve onunla olan ilişkisini yeniden yapılandırırken annesinin kimliğiyle kendi kimliği arasındaki sınırları sorguluyor. Her zaman kusursuz bir varlık olarak nitelenen anne figürü yazarımızın çocukluğu yaş aldıkça daha objektif ve gerçekçi tarafından bakıyor. Bunun beraberinde annesinin bir birey olarak kim olduğu sorusu, Ernaux’un kendi kimliğini keşfetme süreciyle iç içe geçiyor. Bu açıdan bakıldığında, Bir Kadın, yalnızca bir kaybın anlatısı olmasıyla birlikte aynı zamanda bireyin kendini tanıma çabasıdır.

Bir annenin ölümü çocuğu kaç yaşına gelirse gelsin oldukça zor ve kavraması güç bir durum. Tüm hayatımız boyunca var olan ve hiç kaybetmeyeceğimiz ve yokluğunun mümkün olamayacağını düşündüğümüz bir alan yaratıyor. Bunun en net sebebi hamilelik süreciyle başlayan bağ ve devamında fiziksel bağ ve ruhsal bağlılığın katlanarak devam eden bir ilişki içerisinde olması. Yazarımız da bir annenin yavaş yavaş yitirilmesini oldukça temiz ve imgesel anlatımıyla vurucu hale getiriyor. Gençlik yıllarında şatafatlı bir yaşam süren renkli kıyafetler tercih eden, kimseye muhtaç olmayan özgür bir kadın yıllar geçtikçe yazarımızın da deyimiyle daha koyu renkler tercih eden bir kadına dönüşüyor. Yaşadığı yeri güzelleştiren bunun kararını verebilen bir kadından yaşadığı yer hakkında fikir dahi yürütemeyecek bir kadına dönüşüyor. Hastalıklar, unutkanlıklar ve pişmanlıklar hayatında daha etkili hale geliyor. Kızı tarafından apaçık görülen bu olgu temelinde hep bir merhamet duygusuyla beraber acıma duygusunu ortaya çıkarıyor.

‘Annem hakkında yazıyorum çünkü onu dünyaya getirme sırası sanrım bende.’ diyor yazarımız. Yazının başında da bahsettiğim gibi bu kitabı bir ağıt olarak düşünmek oldukça olağan. Annenin ölümü sonrası yazarın birçok yerde annenin varlığını baharın gelişiyle ya da bu kitabı yazmasıyla varlığını kendi içinde bir anlamlandırma ve bağdaştırma çabasında olduğunu görüyoruz. Son olarak bu kitap yazarın kişisel deneyimi üzerinden ilerleyen bir anlatı ve bireyin geçmişle kurduğu bağları, kayıpla başa çıkma süreçlerini ve toplumsal cinsiyetin psikolojik etkilerini anlamak için güçlü bir kaynaktır.