Algı Gerçeklik Değildir
Çeviri: Ayşe Eda Güler
Bir şeyin gerçek olduğunu düşünmeniz onu gerçek yapmaz.
İş dünyasında, siyasi ortamlarda, evliliklerde, herhangi bir anlaşmazlık ya da çatışma anında sıklıkla “Algı gerçekliktir.” ifadesini duyarız. Bu söz, çoğu zaman nesnel olarak savunulamaz ya da gerçeklikle uyuşmayan bir algıyı haklı çıkarmak için kullanılır. Birinin tercih ettiği sözde gerçekliği, başkasına kabul ettirmeye zorlamak için kullanılan bir yöntemdir. Daha felsefi bir düzeyde ise bu deyim, genellikle mutlak olan durumlarda (dünya düzdür gibi) bir tür görelilik (belirsizlik) hissi yaratır.

Hiçbir algısal esneklik olmadan ve mutlak bir gerçeklik duygusuyla algının kesinlikle gerçeklik olmadığını belirtmeme izin verin. Bir kelime adamı olduğum için kelimelerin; tutumlarımızı, inançlarımızı ve algılarımızı güçlü bir şekilde şekillendirdiğine inanıyorum. Bu yüzden algının ve gerçekliğin neden birbirinden farklı olduğunu göstererek başlamak istiyorum. İşte algının sözlük tanımı:Bir şeyi görme, anlama veya yorumlama biçimi; zihinsel izlenim.Ve bu da gerçekliğin sözlükteki tanımı: Gerçekte var oldukları haliyle dünya veya şeylerin durumu... mutlak, kendi kendine yeterli veya nesnel olan ve insan kararlarına veya geleneklerine tabi olmayan varoluş.
Açıkça görülüyor ki, algı ve gerçeklik kelimeleri farklı anlamlara sahiptir. İlki tamamen zihinde gerçekleşir ve zihinsel egzersiz yoluyla herhangi bir inancı gerçekliğe dönüştürülebilir. Diğeri ise zihnin tamamen dışında var olur ve kolayca manipüle edilemez. Algıyı gerçeklikle bir tutmak, Aydınlanma’yı reddetmek ve Orta Çağa geri dönmek anlamına gelir.
Algı gerçeklik değildir fakat algı bir kişinin gerçekliği haline gelebilir çünkü algımız gerçekliği nasıl gördüğümüzle ile ilgili güçlü bir etkiye sahiptir.
Bunu şöyle düşünün: Algı, gerçekliğe baktığımız bir mercek gibidir. Algılarımız, gerçekliğe nasıl odaklandığımızı, onu nasıl işlediğimizi, hatırladığımızı, yorumladığımızı, anladığımızı, sentezlediğimizi, karar verdiğimizi ve ona göre nasıl hareket ettiğimizi etkiler. Bunu yaparken, genellikle gerçekliği algıladığımız şeklin onun gerçek haliyle birebir örtüştüğünü varsayarız. Ancak durum böyle değildir. Gerçekliği algıladığımız mercek, baştan itibaren genetik yatkınlıklarımız, geçmiş deneyimlerimiz, mevcut bilgimiz, duygularımız, önyargılarımız, kişisel çıkarlarımız ve bilişsel çarpıtmalarımız gibi faktörler tarafından şekillendirilmiştir.
Ekonomi alanında 2002 Nobel Ödülü'nü kazanan ünlü psikolog Daniel Kahneman, insanların objektif gerçeklikten saparak öznel bir sosyal gerçeklik oluşturdukları sistematik yollar keşfetti. ‘’Bilişsel önyargılar" olarak tanımladığı bu yollar (ki bunlardan yüzlerce var) gerçek bir fikir endüstrisi yarattı.
Bazı filozofların, gerçekliğin aslında var olmadığını, bunun yerine doğrudan deneyimleyemediğimiz için öznel bir yapı olduğunu savunmalarını anlıyorum. Aslında, gerçekliği duyularımız aracılığıyla algılarız ve bu duyular, gerçekliği nasıl işlediğimizi sınırlar. Örneğin, insanlar yalnızca belirli bir renk spektrumunu görebilir veya tanımlı bir ses aralığını duyabilir. Ancak, bir köpek düdüğünü algılayamıyor olmamız, onun gerçeklikte var olmadığı anlamına gelmez. Neyse ki, çoğu durumda gerçekliği nesnel olarak ölçebilen teknolojilere sahibiz (Elbette şüpheciler, bu cihazları okumak için yine algıya ihtiyaç duyduğumuzu ve bunun da “algının gerçeklik olduğunu kanıtladığını” iddia edebilirler ama oraya girmeyelim).
Önemli sorular şunlardır: Algının gerçeklikten sapmasında ne tür bir sakınca olduğu ve dünyayı gerçeklikle örtüşmeyen bir şekilde algılayıp algılamadığımız? Hayattaki çoğu mesele gibi, bu sorular da kesin cevaplar yerine dereceli ve incelikli yanıtlar gerektirir. Örneğin, psikolojide pozitif illüzyonlar olarak adlandırılan bir teori vardır. Bu teori, bireylerin yeteneklerine dair biraz abartılı bir bakış açısına sahip olmalarının onlara psikolojik ve pratik faydalar sağlayabileceğini öne sürer (umut aşılamak, azmi arttırmak gibi).
Ancak algı, gerçeklikten fazlaca sapıp hafif bir illüzyondan sanrıya dönüşürse dezavantajlı hale gelebilir (örneğin, ulaşılamaz hedefler belirlemek, zorlu bir göreve hazırlıksız olmak). Hatta algı ile gerçeklik arasında oluşan büyük bir kopukluk, bireyin işlevselliğini tamamen yitirmesine yol açabilir (ağır ruhsal hastalıklar gibi).
Toplumsal düzeyde, farklı bireyler veya gruplar arasında algılar çok fazla ayrıştığında ortak bir zemin bulmak zorlaşabilir. Bu kopukluk, günümüz siyasi ortamında açıkça görülmektedir. Farklı siyasi görüşlere sahip insanların algıları birbirine o kadar zıt hale gelmiştir ki, uzlaşma sağlamak veya bir yönetim sistemi oluşturmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Sonuç, ya işlevsizlik (örneğin, yasama organlarının felç olması) ya da düşmanlık (nefret suçları gibi) olur. Eğer algılar arasındaki uçurum aşırıya kaçarsa, bir ülkedeki kurumları ayakta tutan bağlar yavaş ama istikrarlı bir şekilde çözülmeye başlar (distopik temalı edebiyat ve sinema eserlerinde olduğu gibi).
Hem kendi düşüncelerimizde hem de başkalarının düşüncelerinde karşılaştığımız zorluk, algılarımızın gerçeğe yakın kalmasını nasıl sağlayacağımızdır. Bu uyum; gerçek dünyada yaşayabilmek, başkalarıyla uzlaşma sağlayabilmek, bireysel, yönetimsel ve toplumsal yapıların sürdürülebilmesi açısından hayati önem taşır. Bunu sağlamak için dikkate alınması gereken bazı ipuçları şunlardır:
Algılarınızın gerçeklik olduğunu varsaymayın- onlar sadece sizin gerçekliğinizdir.
Başkalarının algılarına saygılı olun- onlar haklı olabilirler.
Algılarınıza fazla sıkı sarılmayın, yanlış olabilirler- bunu kabul etmek cesaret ister.
Algılarınızı çarpıtabilecek içsel önyargılarınızı fark edin- bu çarpıtmaları görmek algılarınızı gerçekliğe daha sağlam bir şekilde oturtmanıza yardımcı olur.
Algılarınızı sorgulayın- gerçeklik karşısında ne kadar dayanıklılar.
Uzmanlardan ve güvenilir kaynaklardan doğrulama yapın- sadece arkadaşlarınıza sormayın çünkü onların algıları sizinkine benzer olabilir.
Eğer güçlü kanıtlar algılarınızı değiştirmeniz gerektiğini belirtiyorsa, değişime açık olun- zihinsel katılık, yanılmaktan çok daha büyük bir sorundur.
Bir dahaki sefere biri savunulamaz bir şeyi savunmak için o klişeleşmiş ifadeyi ‘’Ama algı gerçekliktir’’ dediğinde ona bunun sadece onun algısı olduğunu ancak gerçeklik olmadığını söyleyin.
KAYNAKÇA:
https://www.psychologytoday.com/intl/blog/the-power-prime/201908/perception-is-not-reality
Bir şeyin gerçek olduğunu düşünmeniz onu gerçek yapmaz.
İş dünyasında, siyasi ortamlarda, evliliklerde, herhangi bir anlaşmazlık ya da çatışma anında sıklıkla “Algı gerçekliktir.” ifadesini duyarız. Bu söz, çoğu zaman nesnel olarak savunulamaz ya da gerçeklikle uyuşmayan bir algıyı haklı çıkarmak için kullanılır. Birinin tercih ettiği sözde gerçekliği, başkasına kabul ettirmeye zorlamak için kullanılan bir yöntemdir. Daha felsefi bir düzeyde ise bu deyim, genellikle mutlak olan durumlarda (dünya düzdür gibi) bir tür görelilik (belirsizlik) hissi yaratır.
Hiçbir algısal esneklik olmadan ve mutlak bir gerçeklik duygusuyla algının kesinlikle gerçeklik olmadığını belirtmeme izin verin. Bir kelime adamı olduğum için kelimelerin; tutumlarımızı, inançlarımızı ve algılarımızı güçlü bir şekilde şekillendirdiğine inanıyorum. Bu yüzden algının ve gerçekliğin neden birbirinden farklı olduğunu göstererek başlamak istiyorum. İşte algının sözlük tanımı:Bir şeyi görme, anlama veya yorumlama biçimi; zihinsel izlenim.Ve bu da gerçekliğin sözlükteki tanımı: Gerçekte var oldukları haliyle dünya veya şeylerin durumu... mutlak, kendi kendine yeterli veya nesnel olan ve insan kararlarına veya geleneklerine tabi olmayan varoluş.
Açıkça görülüyor ki, algı ve gerçeklik kelimeleri farklı anlamlara sahiptir. İlki tamamen zihinde gerçekleşir ve zihinsel egzersiz yoluyla herhangi bir inancı gerçekliğe dönüştürülebilir. Diğeri ise zihnin tamamen dışında var olur ve kolayca manipüle edilemez. Algıyı gerçeklikle bir tutmak, Aydınlanma’yı reddetmek ve Orta Çağa geri dönmek anlamına gelir.
Algı gerçeklik değildir fakat algı bir kişinin gerçekliği haline gelebilir çünkü algımız gerçekliği nasıl gördüğümüzle ile ilgili güçlü bir etkiye sahiptir.
Bunu şöyle düşünün: Algı, gerçekliğe baktığımız bir mercek gibidir. Algılarımız, gerçekliğe nasıl odaklandığımızı, onu nasıl işlediğimizi, hatırladığımızı, yorumladığımızı, anladığımızı, sentezlediğimizi, karar verdiğimizi ve ona göre nasıl hareket ettiğimizi etkiler. Bunu yaparken, genellikle gerçekliği algıladığımız şeklin onun gerçek haliyle birebir örtüştüğünü varsayarız. Ancak durum böyle değildir. Gerçekliği algıladığımız mercek, baştan itibaren genetik yatkınlıklarımız, geçmiş deneyimlerimiz, mevcut bilgimiz, duygularımız, önyargılarımız, kişisel çıkarlarımız ve bilişsel çarpıtmalarımız gibi faktörler tarafından şekillendirilmiştir.
Ekonomi alanında 2002 Nobel Ödülü'nü kazanan ünlü psikolog Daniel Kahneman, insanların objektif gerçeklikten saparak öznel bir sosyal gerçeklik oluşturdukları sistematik yollar keşfetti. ‘’Bilişsel önyargılar" olarak tanımladığı bu yollar (ki bunlardan yüzlerce var) gerçek bir fikir endüstrisi yarattı.
Bazı filozofların, gerçekliğin aslında var olmadığını, bunun yerine doğrudan deneyimleyemediğimiz için öznel bir yapı olduğunu savunmalarını anlıyorum. Aslında, gerçekliği duyularımız aracılığıyla algılarız ve bu duyular, gerçekliği nasıl işlediğimizi sınırlar. Örneğin, insanlar yalnızca belirli bir renk spektrumunu görebilir veya tanımlı bir ses aralığını duyabilir. Ancak, bir köpek düdüğünü algılayamıyor olmamız, onun gerçeklikte var olmadığı anlamına gelmez. Neyse ki, çoğu durumda gerçekliği nesnel olarak ölçebilen teknolojilere sahibiz (Elbette şüpheciler, bu cihazları okumak için yine algıya ihtiyaç duyduğumuzu ve bunun da “algının gerçeklik olduğunu kanıtladığını” iddia edebilirler ama oraya girmeyelim).
Önemli sorular şunlardır: Algının gerçeklikten sapmasında ne tür bir sakınca olduğu ve dünyayı gerçeklikle örtüşmeyen bir şekilde algılayıp algılamadığımız? Hayattaki çoğu mesele gibi, bu sorular da kesin cevaplar yerine dereceli ve incelikli yanıtlar gerektirir. Örneğin, psikolojide pozitif illüzyonlar olarak adlandırılan bir teori vardır. Bu teori, bireylerin yeteneklerine dair biraz abartılı bir bakış açısına sahip olmalarının onlara psikolojik ve pratik faydalar sağlayabileceğini öne sürer (umut aşılamak, azmi arttırmak gibi).
Ancak algı, gerçeklikten fazlaca sapıp hafif bir illüzyondan sanrıya dönüşürse dezavantajlı hale gelebilir (örneğin, ulaşılamaz hedefler belirlemek, zorlu bir göreve hazırlıksız olmak). Hatta algı ile gerçeklik arasında oluşan büyük bir kopukluk, bireyin işlevselliğini tamamen yitirmesine yol açabilir (ağır ruhsal hastalıklar gibi).
Toplumsal düzeyde, farklı bireyler veya gruplar arasında algılar çok fazla ayrıştığında ortak bir zemin bulmak zorlaşabilir. Bu kopukluk, günümüz siyasi ortamında açıkça görülmektedir. Farklı siyasi görüşlere sahip insanların algıları birbirine o kadar zıt hale gelmiştir ki, uzlaşma sağlamak veya bir yönetim sistemi oluşturmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Sonuç, ya işlevsizlik (örneğin, yasama organlarının felç olması) ya da düşmanlık (nefret suçları gibi) olur. Eğer algılar arasındaki uçurum aşırıya kaçarsa, bir ülkedeki kurumları ayakta tutan bağlar yavaş ama istikrarlı bir şekilde çözülmeye başlar (distopik temalı edebiyat ve sinema eserlerinde olduğu gibi).
Hem kendi düşüncelerimizde hem de başkalarının düşüncelerinde karşılaştığımız zorluk, algılarımızın gerçeğe yakın kalmasını nasıl sağlayacağımızdır. Bu uyum; gerçek dünyada yaşayabilmek, başkalarıyla uzlaşma sağlayabilmek, bireysel, yönetimsel ve toplumsal yapıların sürdürülebilmesi açısından hayati önem taşır. Bunu sağlamak için dikkate alınması gereken bazı ipuçları şunlardır:
Algılarınızın gerçeklik olduğunu varsaymayın- onlar sadece sizin gerçekliğinizdir.
Başkalarının algılarına saygılı olun- onlar haklı olabilirler.
Algılarınıza fazla sıkı sarılmayın, yanlış olabilirler- bunu kabul etmek cesaret ister.
Algılarınızı çarpıtabilecek içsel önyargılarınızı fark edin- bu çarpıtmaları görmek algılarınızı gerçekliğe daha sağlam bir şekilde oturtmanıza yardımcı olur.
Algılarınızı sorgulayın- gerçeklik karşısında ne kadar dayanıklılar.
Uzmanlardan ve güvenilir kaynaklardan doğrulama yapın- sadece arkadaşlarınıza sormayın çünkü onların algıları sizinkine benzer olabilir.
Eğer güçlü kanıtlar algılarınızı değiştirmeniz gerektiğini belirtiyorsa, değişime açık olun- zihinsel katılık, yanılmaktan çok daha büyük bir sorundur.
Bir dahaki sefere biri savunulamaz bir şeyi savunmak için o klişeleşmiş ifadeyi ‘’Ama algı gerçekliktir’’ dediğinde ona bunun sadece onun algısı olduğunu ancak gerçeklik olmadığını söyleyin.
KAYNAKÇA:
https://www.psychologytoday.com/intl/blog/the-power-prime/201908/perception-is-not-reality