Killing Eve
Yazan: Tuba Topal
Killing Eve, Phoebe Waller-Bridge tarafından kaleme alınmış, Luke Jennings'in “Codename Villanelle” adlı roman serisinden uyarlanan, drama ve gerilim türündeki bir dizidir. İlk kez 2018 yılında yayınlanan dizi, Suzanne Heathcote, Emerald Fennell ve Laura Neal gibi farklı sezonlarda görev alan yazarlarla zenginleşmiştir. Başrollerde Sandra Oh (Eve Polastri) ve Jodie Comer (Villanelle) yer alırken, dizinin yönetmenliğini Sally Woodward Gentle üstlenmiştir. Emmy ödüllü bu yapım, sıradışı senaryosu ve karmaşık karakterleriyle izleyiciden büyük beğeni almıştır.
Killing Eve, bir yaşam süresi boyunca izlenebilecek en özgün ve farklı yapımlardan birisidir. Gerek temsil ettiği ve bünyesinde barındırdığı karakterleriyle, gerek casusluk dünyasının erkek egemenliğine pataküte dalışıyla, bazen de bize bu ütopik İngiltere resminin gerçekliğini sorgulatışıyla dizi tarihine kendini kazıdığı kesindir. 4 sezon gibi kısa denilemeyecek bir süreç ve çeşitli yazarları anıyoruz aslında burada. Her yazarın her sezona kendinden bıraktığı bir imza şüphesiz olsa da orijinal eserinden, masküleniteden bizi sıyıran ve bize normların dışında iki güçlü kadın karakteri veren kişi Phoebe Waller-Bridge, bu diziyle bağdaştırdığım esas kişidir.
Kim bu kadın karakterlerimiz ve hikayeleri ne?
Eve Polastri, dizimizin başında MI5 için çalışan saha dışı bir ajan olarak tanıtılır. İşine olduğundan daha fazlasıymış gibi bakan, daha fazlasını isteyen, daha fazlasını yapabileceğine emin bir karakter olarak diziye giriş yapar. Sıradan bir hayatı, iş arkadaşları ve evliliği varken bir gün işte karşısına çıkan bir fırsatla kendisini bir tür kedi-fare oyununda bulur. Bu oyun ona birçok şey kaybettirecek ama aynı zamanda bir yetişkinin kurulu hayatını kurmasından sonra bile kendisi hakkında ne kadar çok şey öğreneceğini gösterecektir. Yazının devamında Eve karakterine daha detaylıca bakacak olsak da sezonlar boyunca bize kendini izlettiren bu karakterin katmanlı değişimi, hem kendisinin hem de bizim değerlerimizi sorgulatışı ve mücadelesi diziyi bu kadar özel yapan sebeplerden bir tanesidir.
Peki, kedi-fare kovalamasının karşı tarafında kim var? Eve karakterini kim bu hale getiriyor ve ondan tam olarak ne istiyor? Villanelle (Oksana Astankova), psikopat bir suikastçı olarak diziye giriş yapan karakterimiz, bölümler boyu bize arka planını, ailesini, nereden geldiğini merak ettiriyor. Zekası, yaratıcılığı, neredeyse hiçbir duygu hissetmeyen yapısı ve renkli kişiliğiyle ister istemez seyircide bir hayranlık hissi bırakıyor. Üstün başarılı bir katil olan Villanelle, bu başarısını her cinayeti için adeta farklı hikayeler yazarak ve bize bunları yaşatarak gösteriyor.
Bu karakterlerin yolu yine dizinin önemli karakterlerinden biri olan Carolyn Martens sayesinde kesişir. Carolyn Martens, MI6 için çalışan, yine dizi boyunca bizi soğukkanlılığı ve elinde tuttuğu kontrolün gücüyle büyüleyen bir istihbarat ajanıdır. Ekibine Eve Polastri’yi davet etmesiyle karakter dinamiklerimiz yavaş yavaş oturmaya başlayacaktır. 4 sezonluk uzun bir kovalamacadan bahsettiğimiz için, aynı zamanda spoilersız tamamlamak istiyorum bu yazımı. Senaryo akışının detaylarından ziyade
bahsetmek istediğim asıl mesele, bu karakterlerin psikolojik analizi ve suçun, suçlunun bu dizide neden ve nasıl bize sempatik geldiği. Etik bildiğimiz bütün doğrulara adeta zıt yaratılan bu karakterlerimize neden kızamadığımız? Bu soruların cevabı basit olabilir. Mesela, bu olaylar gerçekten yaşanmadığı için
olabilir ya da normal insanların günlük hayatlarının üstünde sorunlarla ilgilenildiği için bu sorunların yol açtığı yanlışlar umurumuzda olmayabilir. Veya insan dediğimiz şeyin her zaman sağlıklı ve dopdoğru bir karakter olarak çizilmemesinden hoşlanmış olabiliriz. Eve Polastri, obsesif ve takıntılı bir şekilde çözemediği her şeyi merak eden bir karakter. Merak duygusunun ondan ne aldığıyla ilgilenmeyen, ne olursa olsun bu duygunun peşinden giden ama karanlığa çekilmekten korkmayan bir yapısı var karakterimizin. Özellikle Villanelle ile tanıştıktan sonra yaşadığı kimlik krizleri, ahlaki sınırlarının adeta yeniden çizilmesi ve bütün bunlara sebep olan kadına istemsizce duyduğu çekim, bu kimlik krizlerinin onun tamamen yeni bir dünyada yer almasına neden olmuştur. Villanelle’e karşı duyduğu sevgi, nefret, hayranlık ve korku gibi adeta alakasız ayrı köşelerdeki bütün bu duyguların birleşimi, karakterlerimizin ama özellikle Eve’nin neden bu kedi-fare oyunundan çıkamadığının göstergesidir. Villanelle, gerçek ismiyle Oksana Astankova, psikopat, sosyopat, suikastçı ve katil.
Elbette bu kişilik özelliklerinin bazı getirileri olarak düşük empati özelliği, ben merkezli düşünce yapısı ya da en temelde narsisizm yattığını söyleyebiliriz. Villanelle karakteri bana, onu izlerken duyduğum hayranlık dışında, genellikle şu soruyu sordurmuştur: Böyle biri olarak doğması mümkün mü? Bir insanın sadece kötü ve yalnız bir çocukluk geçirmesi onu böyle birine dönüştürebilir mi Travmalarımızın yarattığı insanı değiştirebilir miyiz? Bu soruların cevabını kestirememekle birlikte, Villanelle'in seçtiği yolun bizimkilerden daha kolay olduğunu söylemeden duramayacağım. İnsana değer vermek, çoğunluğun yararına yaşamayı seçmek elbette daha meşakkatli bir yol. Bazen sırf bu yüzden bile karaktere karşı bir antipati besliyor gibi olsakta, Oksana Astankova sadece bir katil ya da suçlu değil, insan psikolojisinin karmaşıklığını ve zıtlığını, belki de bizim cesaret edemeyeceğimiz her türlü halini yansıtan bir portredir. Onun Eve Polastri'ye duyduğu takıntı ve alışık olmadığı türden bir bağlılık ise karakterimizdeki bir aidiyet arayışı. Birbirlerini hem ezeli bir rakip hem de ruh eşi olarak gören bu karakterler, dizi boyunca birbirlerinin daha insani yönlerini ortaya koyar. Bazen zayıflık olarak, bazen de tam tersi, çok güçlü bir sevginin verebileceği cesaret örnekleri olarak.
Diziyi ve kaderini, onu yaratan ustanın şu sözleriyle özetleyebilirim: "Bu dizideki her an, nihayetinde Villanelle ve Eve bir odada yalnız kalabilsinler diye var." İnsan psikolojisini yüzeysel olarak değil, adeta okunması gereken bir sanatmış gibi ele alışıyla, hikayesiyle, anlattığım ve anlatamadığım daha nice karışık karakteriyle, benim kesinlikle izlerken çok keyif aldığım bir diziydi *Killing Eve*.
Killing Eve, Phoebe Waller-Bridge tarafından kaleme alınmış, Luke Jennings'in “Codename Villanelle” adlı roman serisinden uyarlanan, drama ve gerilim türündeki bir dizidir. İlk kez 2018 yılında yayınlanan dizi, Suzanne Heathcote, Emerald Fennell ve Laura Neal gibi farklı sezonlarda görev alan yazarlarla zenginleşmiştir. Başrollerde Sandra Oh (Eve Polastri) ve Jodie Comer (Villanelle) yer alırken, dizinin yönetmenliğini Sally Woodward Gentle üstlenmiştir. Emmy ödüllü bu yapım, sıradışı senaryosu ve karmaşık karakterleriyle izleyiciden büyük beğeni almıştır.
Killing Eve, bir yaşam süresi boyunca izlenebilecek en özgün ve farklı yapımlardan birisidir. Gerek temsil ettiği ve bünyesinde barındırdığı karakterleriyle, gerek casusluk dünyasının erkek egemenliğine pataküte dalışıyla, bazen de bize bu ütopik İngiltere resminin gerçekliğini sorgulatışıyla dizi tarihine kendini kazıdığı kesindir. 4 sezon gibi kısa denilemeyecek bir süreç ve çeşitli yazarları anıyoruz aslında burada. Her yazarın her sezona kendinden bıraktığı bir imza şüphesiz olsa da orijinal eserinden, masküleniteden bizi sıyıran ve bize normların dışında iki güçlü kadın karakteri veren kişi Phoebe Waller-Bridge, bu diziyle bağdaştırdığım esas kişidir.
Kim bu kadın karakterlerimiz ve hikayeleri ne?
Eve Polastri, dizimizin başında MI5 için çalışan saha dışı bir ajan olarak tanıtılır. İşine olduğundan daha fazlasıymış gibi bakan, daha fazlasını isteyen, daha fazlasını yapabileceğine emin bir karakter olarak diziye giriş yapar. Sıradan bir hayatı, iş arkadaşları ve evliliği varken bir gün işte karşısına çıkan bir fırsatla kendisini bir tür kedi-fare oyununda bulur. Bu oyun ona birçok şey kaybettirecek ama aynı zamanda bir yetişkinin kurulu hayatını kurmasından sonra bile kendisi hakkında ne kadar çok şey öğreneceğini gösterecektir. Yazının devamında Eve karakterine daha detaylıca bakacak olsak da sezonlar boyunca bize kendini izlettiren bu karakterin katmanlı değişimi, hem kendisinin hem de bizim değerlerimizi sorgulatışı ve mücadelesi diziyi bu kadar özel yapan sebeplerden bir tanesidir.
Peki, kedi-fare kovalamasının karşı tarafında kim var? Eve karakterini kim bu hale getiriyor ve ondan tam olarak ne istiyor? Villanelle (Oksana Astankova), psikopat bir suikastçı olarak diziye giriş yapan karakterimiz, bölümler boyu bize arka planını, ailesini, nereden geldiğini merak ettiriyor. Zekası, yaratıcılığı, neredeyse hiçbir duygu hissetmeyen yapısı ve renkli kişiliğiyle ister istemez seyircide bir hayranlık hissi bırakıyor. Üstün başarılı bir katil olan Villanelle, bu başarısını her cinayeti için adeta farklı hikayeler yazarak ve bize bunları yaşatarak gösteriyor.
Bu karakterlerin yolu yine dizinin önemli karakterlerinden biri olan Carolyn Martens sayesinde kesişir. Carolyn Martens, MI6 için çalışan, yine dizi boyunca bizi soğukkanlılığı ve elinde tuttuğu kontrolün gücüyle büyüleyen bir istihbarat ajanıdır. Ekibine Eve Polastri’yi davet etmesiyle karakter dinamiklerimiz yavaş yavaş oturmaya başlayacaktır. 4 sezonluk uzun bir kovalamacadan bahsettiğimiz için, aynı zamanda spoilersız tamamlamak istiyorum bu yazımı. Senaryo akışının detaylarından ziyade
bahsetmek istediğim asıl mesele, bu karakterlerin psikolojik analizi ve suçun, suçlunun bu dizide neden ve nasıl bize sempatik geldiği. Etik bildiğimiz bütün doğrulara adeta zıt yaratılan bu karakterlerimize neden kızamadığımız? Bu soruların cevabı basit olabilir. Mesela, bu olaylar gerçekten yaşanmadığı için
olabilir ya da normal insanların günlük hayatlarının üstünde sorunlarla ilgilenildiği için bu sorunların yol açtığı yanlışlar umurumuzda olmayabilir. Veya insan dediğimiz şeyin her zaman sağlıklı ve dopdoğru bir karakter olarak çizilmemesinden hoşlanmış olabiliriz. Eve Polastri, obsesif ve takıntılı bir şekilde çözemediği her şeyi merak eden bir karakter. Merak duygusunun ondan ne aldığıyla ilgilenmeyen, ne olursa olsun bu duygunun peşinden giden ama karanlığa çekilmekten korkmayan bir yapısı var karakterimizin. Özellikle Villanelle ile tanıştıktan sonra yaşadığı kimlik krizleri, ahlaki sınırlarının adeta yeniden çizilmesi ve bütün bunlara sebep olan kadına istemsizce duyduğu çekim, bu kimlik krizlerinin onun tamamen yeni bir dünyada yer almasına neden olmuştur. Villanelle’e karşı duyduğu sevgi, nefret, hayranlık ve korku gibi adeta alakasız ayrı köşelerdeki bütün bu duyguların birleşimi, karakterlerimizin ama özellikle Eve’nin neden bu kedi-fare oyunundan çıkamadığının göstergesidir. Villanelle, gerçek ismiyle Oksana Astankova, psikopat, sosyopat, suikastçı ve katil.
Elbette bu kişilik özelliklerinin bazı getirileri olarak düşük empati özelliği, ben merkezli düşünce yapısı ya da en temelde narsisizm yattığını söyleyebiliriz. Villanelle karakteri bana, onu izlerken duyduğum hayranlık dışında, genellikle şu soruyu sordurmuştur: Böyle biri olarak doğması mümkün mü? Bir insanın sadece kötü ve yalnız bir çocukluk geçirmesi onu böyle birine dönüştürebilir mi Travmalarımızın yarattığı insanı değiştirebilir miyiz? Bu soruların cevabını kestirememekle birlikte, Villanelle'in seçtiği yolun bizimkilerden daha kolay olduğunu söylemeden duramayacağım. İnsana değer vermek, çoğunluğun yararına yaşamayı seçmek elbette daha meşakkatli bir yol. Bazen sırf bu yüzden bile karaktere karşı bir antipati besliyor gibi olsakta, Oksana Astankova sadece bir katil ya da suçlu değil, insan psikolojisinin karmaşıklığını ve zıtlığını, belki de bizim cesaret edemeyeceğimiz her türlü halini yansıtan bir portredir. Onun Eve Polastri'ye duyduğu takıntı ve alışık olmadığı türden bir bağlılık ise karakterimizdeki bir aidiyet arayışı. Birbirlerini hem ezeli bir rakip hem de ruh eşi olarak gören bu karakterler, dizi boyunca birbirlerinin daha insani yönlerini ortaya koyar. Bazen zayıflık olarak, bazen de tam tersi, çok güçlü bir sevginin verebileceği cesaret örnekleri olarak.
Diziyi ve kaderini, onu yaratan ustanın şu sözleriyle özetleyebilirim: "Bu dizideki her an, nihayetinde Villanelle ve Eve bir odada yalnız kalabilsinler diye var." İnsan psikolojisini yüzeysel olarak değil, adeta okunması gereken bir sanatmış gibi ele alışıyla, hikayesiyle, anlattığım ve anlatamadığım daha nice karışık karakteriyle, benim kesinlikle izlerken çok keyif aldığım bir diziydi *Killing Eve*.